Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

21 Ekim 2020

28 Ocak 2020 Beyaz Saray ABD

ABD Başkanı Donald Trump, İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile yüzyılın
projesini Beyaz Saray’daki toplantıda açıkladı. Bu haberi twitter’da gördüğümde Filistin’e
gitmeyi düşündüm. Direkt babamı aradım, babam telefonu açtı. Ona“bu olanları duydun
mu?”diye sorduğumda haberlerden yeni öğrendim. Kendisine Filistin’e geleceğim, dediğimde
bana çıkıştı “Şimdilik burada bir hareketlilik yok, gelip ne yapacaksın oğlum? ”dedi.”Sen
Türkiye’de okulunu oku, ben seni okuyasın diye Türkiye’ye gönderdim, Affan sakın okulun
bitmeden gelme, öldüğümü duysan bile Filistin’e gelme!”dedi. Biraz hâl hatır faslından sonra
telefonu kapattım. Ardından ev arkadaşım Hasan Yusuf Kavare geldi.
Hasan da benim gibi 25 yaşlarında, Ramallah’tan İstanbul’a tıp okumak için gelmişti.
Hasan ile babam vasıtasıyla tanışmıştım. Ben İstanbul’a uluslararası hukukta yükseklisans
öğretimini yapmak için geldiğimde o tıp 4.sınıftaydı. Onun babasıyla benim babam Hamas’a
gönül vermiş isimlerdendi. Hasan çok zeki, esprili, tıp okumasının da etkisiyle biraz değişik
diyebileceğim bir kişiliğe sahipti ancak o da benim gibi bir Kudüs aşığıydı. İstanbul’da
okumasının tek sebebi Filistin’e gittiğinde, Filistinli mücahitler için bir klinik açmaktı. Benim
hedefim ise Şeyh Ahmet Yasin gibi, Siyonistler’e karşı mücadele vermek ya ölmek ya da
yaşasın özgür Filistin diyebilmekti. Bunun için uluslararası hukuk okuyordum. Artık
mücadeleler kılıçla, silah çekmeyle olmuyordu. Bu çağda işler satranç tahtasında yürüyordu.
Ne yazık ki batı satrancı iyi oynuyordu.
Hep kendimizi geliştirmek isterdik. Bunun için çok kitap okurduk, şunu iyi biliyorduk
tarihteki her hareket birilerinin ayağa kalkmasıyla başlıyordu. Filistin’in yeni Ahmet
Yasinlere ihtiyacı vardı. Biz bunun için okuyorduk. Hasan eve geldiğinde haberlerle ilgili
mâlumatı yoktu, dersten yeni çıkmıştı. Haberleri ona gösterdiğimde “Bu adamlar daha ne
istiyor! Vampir gibi kanımızı emdikleri yetmedi mi? Kana doymadılar mı?” dedi. Aslında
İsrailliler çok korkaktı. Daha ben on üç yaşındayken Batı Şeria’da İsrail askeri arabasına top
attım diye oraya bir tabur asker geldi ve beni bir geceliğine nezarethaneye attılar. Daha küçük
bir çocuğun top atmasından korkan İsraillilerin benim gözümde hiçbir büyüklüğü yoktu.
Hasan’ın haberi gördükten sonraki üzüntüsünün diğer sebebi ise Ramallah’taki Kudüs
eylemlerinde gözünün önünde abisi Eyüp Ramazan’ın sekiz İsrail askerinin darbeleri ve silah
dipçiği ile bir yandan başına bir yandan göğsüne vurulması sonucu şehit edilmesiydi. Bundan
ötürü çok efkârlıydı ve İsrail’e karşı öfke doluydu. Sözgelimi Eyüp Ramazan’ı da dünya
kamuoyuna provokatör ve terörist diye yansıttılar. İşte o akşam OİT’ i kurma hedefi doğdu.
Birilerinin artık ayağa kalkması gerekiyordu.
Çay hazır Abdullah Bey çay içmek ister misiniz?
Hasan: Mustafa oğlum misafirimize Türklerin deyimiyle kaçak çay doldur. Kaçak
çayla muhabbet iyi gidiyor.
İşte biz o gün kar topunu yamaçtan aşağı yuvarladık, şimdi ise sizle hasbihal ediyoruz.
OİT’ e ilk ne zaman başladı sorunuzun cevabı bu.

Abdullah Bey: Peki OİT nasıl oluştu? Bir de sizin ağzınızdan duymak isteriz.
Aslına bakarsanız OİT' e, Hasan Yusuf ile benim çay içerken birbirimize şu meseleyi
OİT’ i kurunca şöyle halledeceğiz, başka bir meseleyi böyle halledeceğiz dediğimiz, hayal
ettiğimiz bir küresel İslam hareketiydi, şakalaşıp birbirimize söylediğimiz düşüncelerimizdi.
Çağın İslami hareket ütopyasıydı kısacası. Hatta şimdi dillere dolanan “öyle bir İslami devrim
yapacağım ki bu devrimden sadece kutuplar etkilenmeyecek çünkü orada insanlar yaşamıyor”
sözü iyi hatırlıyorum. Hasan ile birlikte çay ocağında otururken, arkadaşlara söylediğim bir
sözdü. Tabi bunu söyleyince arkadaşlarım çok gülmüştü. Ne yalan söyleyeyim bana da biri
böyle bir cümle kursa bende gülerdim. Birbirimize anlattığımız hayallerimiz vardı, artık
uyuyan, yerinde sayan ve elindeki dizginleri batıla veren Müslümanları tekrar uyandırmak,
Müslüman olma şuurunu küllerinden doğurmaktı, çünkü o zamanlarda hak ile batılı
Müslümanlar birbirinden ayıramıyordu, Dünyadaki Müslüman gençler, batıla kayıyor, kendi
değerlerine yüz çeviriyorlardı. Müslüman liderler vampir sosyalist ve kapitalistlerin yaptığı
zulümlere tepki göstermiyordu, hatta bazı Müslüman liderlerin bu çağın firavunlarına destek
verdiğini dâhi görür olmuştuk. Ne yazık ki zulmü sindirmişti. Müslümanlar ancak biz bu
zulmü sindiremiyorduk. Zulme sesiz kalmanın dilsiz şeytanlık olarak nitelendiren bizler iman
ettim deyip bir yerlere çekilmenin imanın asaletini bozacağı kanaatindeydik. Ya da soysal
medyadan sadece o günün nabzıyla kınayıcı paylaşım yapmak bizim için yeterli değildi.
Esaslı bir şekilde Nemrut’un karşısında İbrahim, Firavun’un karşısında Musa, her tarafından
kibir akan Kureyş’in cahillerinin karşısında Muhammed olmak şiarıyla, İslam’ın tekrar önder
toplum olmak hedefiyle, Hz. Musa’nın Kızıldeniz kıyısına yaklaştığında arkasındaki
Firavun’un ordusunun deniz ve ordu arasında sınanan kavminin“ şimdi yakalandık” demesine
rağmen “Hayır eminim ki Rabbim benimledir, bana çıkış yolu gösterecektir” teslimiyetiyle
iki Müslüman genç olarak zulme baş kaldırmak istedik. Şunu çok iyi biliyorduk ki sıradan
Müslümanlık ile yıkadığımız her toprak bize kanlı birer arazi olarak dönüyordu, bu sebepten
sıradanlıktan Allah’a sığınmıştık. Rabbimizin razı olduğu kullardan olmak istiyorduk. Bunun
için gözümüzü kararttık, Allah yolunda Zekeriya (a.s) gibi ikiye bölünmek, Yahya(a.s) gibi,
zalimler tarafından başı boynundan ayrılmış olarak, onlar gibi hakkı haykırıp şehit olmak
istiyorduk. Herhalde Hasan Yusuf benden daha muttakiydi şehitlik ona, şahitlik bana nasip
oldu.
Abdullah: Sayın Affan gözleriniz çok kızardı biraz ara verelim mi?
Sizin de gözleriniz yaşardı, ben o gün Hasan’ı yıkarken hem gülüp hem ağlıyordum, o
günden sonra ağlamıyorum, gözüm sürekli kızarıyor. Sizin için biraz ara verelim.
Gözyaşlarınız artmaya başladı. Bu anekdotu ağlayalım, kin tutalım diye anlatmıyorum
kardeşim, bilhassa çalışalım, Allah yolunda mücadele edelim diye anlatıyorum. Ağlarsak
kendimizi kandırmış oluruz, aksine ayağımızdaki prangaları çıkamamamız, ilerlememiz
gerekli, ağlamaya dâhi vaktimiz yoktur.
Abdullah: Peki OİT’ in küresel bir İslami hareket olma planı neydi ve fiili harekete ne
zaman geçildi?
OİT’ e yani Orta Doğu İslam Teşkilatı özelde Filistin’i Siyonistlerin elinden
kurtarmak, Kudüs’te, Mescid-i Aksa’da Müslümanların rahatça hareket edebilmesini

sağlamak; genelde ise zulme uğrayan Dünya Müslümanlarına yardım edebilmek, mazlumun
gözyaşını silebilmekti. Çünkü güç dengeleri artık sanayi devriminin de etkisiyle Avrupa’ya
geçmişti. Avrupa’daki bu ilerleme hafife alınmış ve İslam coğrafyası kendini
geliştirememiştir. Bir süre sonra ilerlemenin çaresini Avrupa’yı örnek alarak sağlanacağına
inanan Müslümanlar, bilimi ve ilimi örnek alması gerekirken Avrupai yaşayışı örnek almaya
başlayınca artık Allah’ın emirlerini de unutur olmuşlar. Akabinde Dünya savaşları çıkmış
Müslüman tebâ Osmanlının da yıkılmasıyla bölgelere ayrılmış, işgallere maruz kalmış yeni
kurulan kimi devletlerde sosyalizmin etkisiyle bölgeselleşmeye çanak tutmuştur. Bunun
ardından vahdeti ortadan kaldırmak için böl-parçala-yönet taktiğini hızlı bir şekilde
Müslüman coğrafyalar üzerinde uygulamışlar. Müslümanları gerici, yobaz, barbar diyerek
ötekileştirip ilimden mahrum bırakmışlar ve İslam dünyası gerilemeye başlamış. Özgürlük
mücadelesi vermekten, kitaplarımıza bakamaz olmuşuz. Avrupa ilerlemenin tek yolunu
kendine uymakta, onlara biat etmekte, kendi kültürlerini yaşamak olduğunu öne sürüp, âdeta
Müslümanlara bir su şişesi vererek içine kızgın yağ koyarak susuzluğumuzu gidermek
istemişlerdir. Bundan dolayı maalesef birçok İslam beldesinde fenni gelişim sağlanamamıştır.
Örneğin Kudüs’e gelmek isteyen bir insan önce İsrail’ in hakimiyet bölgesindeki havaalanına
gelirdi. Gelen ziyaretçilere Filistinlilere yaklaşmamaları onların ziyaretçilere zarar verdiğini,
onların terörist olduğunu söyleyerek insanlarda Filistin hakkında böyle bir izlenim bırakmak
için çaba gösteriyorlardı. Bunun sebebi ise Müslümanların geri kalması yüzündendi. Biz bu
geri kalmışlık şuurunu kırmak için kitap yüklü merkeplerin aksine ilerlemenin İslami İlimlerin
gelişmesiyle olacağı kanaatindeydik. Müslüman dini ilmi de öğrenmeliydi fenni ilmi de. Türk
şair Sezai Karakoç’un deyişiyle “Müslüman doğuyu da bilmeli batıyı da” ancak bu şekilde tek
vücut olabilirdik. Kendi göbek bağımızı kendimiz keserek. Tabi bunlar zor hedeflerdi. Biz
Kudüs’ü Siyonistlerden kurtarabilirsek bir kelebek etkisi oluşur ve sırayla diğer hedefleri de
gerçekleştirebilirdik. Dediğim gibi bu özelde Müslümanların üzerindeki ölü toprağı atması
için Filistin meselesiydi, genelde ise İslam ümmetinin yenilmişlik psikolojisinden çıkma
meselesiydi. Gelgelelim fiili hareketin ne zaman başladığı sorusuna, 2020 yılının Nisan ayının
başlarında Dünyayı küresel bir hastalık sardı. Tabi bu hastalıktan en çok etkilenen ülkeler
Avrupa ülkeleri oldu ve daha o yılın Ocak ayında gururlana gururlana bütün kibriyle Kudüs’ü
İsrail’in Başkenti sayan Trump’ın ülkesi ABD’ yi tesiri altına aldı. O zaman iyi hatırlıyorum
daha düne kadar Kudüs İsrail’in diyen Trump üç ay geçmeden bir yüz maskesi dahi halkına
dağıtamayacak kadar aciz düşmüştü. O süreçte Türkiye’de üniversiteler kapanmış zaten benle
Hasan da Türkiye’deki öğretimimizin son senesindeydik. Eve dönüş biraz erken olmuştu.
Tabi biz Hasan’la bu krizi fırsata çevirmeye karar verdik. Filistin’e döndüğümüzde artık bir
hedefimiz vardı. Her türlü akıbete hazırdık, kan döküleceğini de biliyorduk, ama bu kez bu
kan dökülmesinin bir neticesi olmalıydı. Filistin de hastalık bittikten sonra Kudüs’ü İsrail
askerlerinden de temizleyecektik. Bu iş önemli ve zor bir işti. Mescid-i Aksa’dan İsrail’i
değil, bâtılı çıkarmayı planlıyorduk.
İlk önce sokaklara indik, yurt dışında üniversite okuyan Filistinli öğrencilerle oturduk,
gençlerle görüşmek için Hasan ile şehir şehir dolaştık, onlara hedeflerimizi anlatıp ikna ettik.
Dediğim gibi İsrail’i Kudüs’ten çıkarmak için çok kan akacaktı bunları üzülerek anlattık.
Sürekli gençlerle beraberdik, ailelerle görüştük, Hamas’a gönül verenleri harekete geçirmek
için Allah bizim yanımızdadır demek ve şerefimizle ölmenin yatakta ölmekten daha hayırlı

olduğunu söylememiz onları harekete geçirmeye yetti de arttı bile. Biz güç kazandıkça
Siyonistler içimize adam yerleştirmeye başladı, bunun farkındaydık. Onlar zaten böyle
oluşumların var olmasını istemezdi ya da kendilerine hizmet etmelerini isterlerdi. Bu sebepten
ötürü Şeyh Ahmet Yasin’i şehit etmişlerdi kendilerine hizmet etmediği için insanlara
mücadeleyi tavsiye ettiği için. Zamanla iyice genişleyip güçlenince bize teklifle gelmeye
başladılar. Bana ve Hasan’a bize hizmet edin ne isterseniz vermeye hazırız dediler. Biz bunun
önceden böyle olacağını kestirmiştik ve bununla ilgili planımızı yapmıştık. Biz hedefimizi
gerçekleştirene kadar, barış adı altında onlara biat edeceğimizi söyledik. İçimize
yerleştirdikleri adamlar vasıtasıyla onlara hizmet edeceğimizi göstermeye çalıştık. Tabi bu
planlı bir hedef yanıltmasıydı. Arkadaşlarımız bize siz ne yapıyorsunuz dün Kudüs bizim
olacak diyordunuz bugün onların masasından onların adamı olarak kalkıyorsunuz diye tepki
gösterdiler, bunun planlı bir oyun olduğunu, asla Siyonistlerin emrine girmediğimizi sadece
sabredip küffarı en gurur duyduğu, en mutlu olduğu anda vuracağımızı söyleyip
arkadaşlarımızı teskin ettik. Bizi sindirdiklerini zannetmeleri için, Filistinlilerin özgür Kudüs
için biraz Mescidi Aksa’dan uzaklaşmalarını istedik. Bu süreç tam sekiz yıl sürdü. Siyonistler
satranç tahtasında bizi yendiklerini sanıyorlardı ama şunu unutmuşlardı artık bizde satranç
oynamayı öğrenmiştik. İsrail başbakanı bizi sindirdiğini sanıyordu. ABD hastalık dolayısıyla
çökmeye başlayan ekonomisinden dolayı İsrail’e lojistik yardımlarını durdurmuştu bundan
ötürü İsrail Kudüs’te asker azaltma yöntemine gidiyordu çünkü her asker devlete ekonomik
yük oluyordu ve görünürde direnen Filistinliler yoktu.
Bu sekiz yıllık süre öyle tozpembe geçmedi, ilk olarak bizleri hapse attılar, biz birkaç
arkadaşımızı Siyonistlerin kendilerine hizmet ettiğimizi zannetmeleri için ihbar edip hapse
attırdık, bazı arkadaşlarımızı Türkiye’ ye, Mısır’a, Arabistan’a, Hindistan’a göderdik, böylece
diğer Müslümanlarda bizim hedefimizden haberdar olacaktı. Ben bu süreçte gizlice
Türkiye’ye gittim. Türkiye’de okuduğum zamanlarda ilişki içerisinde olduğum bazı cemaatler
vardı. Onlara hedefimizi anlatıp destek olmalarını sağladım. Aynı şekilde Hasan da Mısır’daki
cemaatlerin bize destek çıksın diye Mısır’a gitti. Tabi biz bu işleri yaparken Siyonistler
uyumuyordu bizi takip etmeye çalışıyorlardı ancak biz tedbirliydik, adeta pamuk ipliğinde
yürümeye değil koşmaya çalışıyorduk. Nihayet sekiz yıllık güç toplama mücadelesinin
sonuna gelmiştik. Vurucu darbeyi yapacaktık. Takvim 15 Cumadelula (Mayıs) 2029’ u
gösteriyordu ki İsrail başbakanı tamamen orduyu Kudüs’ten çekmiş bölgeyi sadece polis
teşkilatına bırakmıştı. O gün İsrail başbakanı konuşmasında artık Kudüs kesinlikle bizim
diyerek naralar atıyordu. Aradan bir saat geçmeden biz kurtuluş günü bugündür diyerek
harekete geçmeye başladık. Kudüs’e girdik, dediğim gibi küffarın en mutlu olduğu, zafer
sarhoşluğu yaşadığı gün onları vurmuştuk. Sokaklarda İsrail polisleriyle az sayıdaki İsrail
askerleriyle çatışıyorduk ancak sayıları az olduğundan onları alt etmemiz çok uzun sürmedi.
Kudüs’ün yarısından fazlasını almıştık ancak birden ordunun tamamı Kudüs’e dolmuştu,
ancak bizi durduramıyorlardı, biz tüm hızımızla ilerlemeyi sürdürüyorduk. Dokuz ay sokak
çatışmaları devam etti, artık iş işten geçmişti İsrail askeri Kudüs’e giremiyordu. Bu sokak
olaylarından ötürü Filistin devletine savaş açan İsrail bir şey elde edememişti. Artık İsrail
hükümeti askeri anlamda bize galip gelemeyeceğini anlayınca Filistin’e küresel ambargo
uygulamaya başladı ancak hamdolsun bizim gizli görüşme yaptığımız Türkiye’den,
Mısır’dan, Arap yarımadasındaki devletlerden hatta bizim mücadelemize karşı çıkan Suudi

Yönetimi dâhi halkın baskısına dayanamayıp bize az da olsa yardım etti. Biz bu ambargonun
da haksız olduğunu duyurmak istiyorduk. Bu zamana kadar bizleri Dünya kamuoyuna terörist
diye tanıtan İsrail’in, aslında kendinin bir terör devleti olduğunu bütün dünyaya verdiğimiz
röportajlarla ve haber kanalları vasıtasıyla gösterdik. Böylece ambargo kaldırıldı. Bütün
bunlar çevremizdeki Müslüman devletler ve Türkiye sayesindeydi. Dediğim gibi biz Kudüs’ü
alırsak işin zor olanını yapmış olup bütün Müslüman kardeşlerimizin bize yardımcı olmalarını
sağladık Elhamdülillah. Artık Siyonistler bizim Kudüs’ü vermeyeceğimizi anladı ama yine de
boş durmayacaklarını biliyorduk. Tabi biz de boş durmayacaktık, diğer şehirlerin işgal
etmesinin önüne geçerek bütün Filistin’i İsrail zulmünden kurtardık. Kudüs hedefimizi
gerçekleştirmiştik artık ikinci hedefteydi sıra o da Müslümanların küresel bazda bir olarak
hareket etmesiydi. Bu hedefi bir nebze dâhi olsa Kudüs mücadelesinde sağladık ancak mesele
sadece Kudüs değildi. Geçen süre içerisinde çok şükür Suriye’deki kardeşlerimize de destek
vererek Suriye’deki iç savaşı da bitirdik. Yine Mısır’da halk hareketlerine verdiğimiz destek
sonucunda sosyalist destekli askerlerin ülkenin başına geçmesine engel olduk. Doğu
Türkistan’daki Müslümanlara yapılan Çin zulmünü durdurduk. Türkiye’de ise İslami nabzı
yükselttik; Türkiye Müslümanlar için çok önemli bir ülke, oradaki cemaatlerin gençlere
İslami hareket kabiliyeti katmasına yardımcı olduk. Çünkü ümmetin kalbi Türki’yedir.
Türkiye’deki gençler İslami ilimlere ve asıl kimlikleri ne dönerlerse gelişirler ve bu gelişme
sadece onları değil ümmeti de geliştirir. Türk iyede gençler İslam’ı gericilik olarak
görmemeli, İslami yaşayıştan modernite uğruna vazgeçmemelidir. Diğer mazlum coğrafyalara
hayat olmalıdır. Sadece bizler bu şuuru aşılamak isteyen faaliyetlere destek vererek
hedefimizi gerçekleştirmek istedik. Kusura bakmayın Abdullah Bey artık yaşlandıkça
gevezelik başlıyor, sabahtan beri konuşuyoruz yemek yiyelim artık.
Abdullah: Estağfurullah Sayın Affan sizi inanın şevkle dinliyorum. Zaten birçok
soruyu sormadan cevap verdiniz. Son bir sorum var, niçin Filistin devlet başkanı olmadınız?
Herkes sizin Cumhurbaşkanı olmanızı istiyordu. Bir de Türkiye’deki gençlere ne söylemek
istersiniz?
İlk sorunuzun cevabı çok basit aslında. Biz Filistin devletine cumhurbaşkanı olmak
için değil, biz Kudüs’te Mescidi Aksa’da yaşasın özgür Filistin densin diye, mazlumların
yanında olabilmek için bu hareketi başlattık, amacımız hiçbir zaman bir devlet başkanı olmak
değildi. Ben sadece doğu Kudüs’te doğdum bu evde yaşayan bir İslam mücahidiyim. İkinci
sorunuza gelecek olursak ben Türkiye’ye birçok kez geldim. Eğitimimin de son kısmını
Türkiye’de gerçekleştirdim. Hatta küçük oğlum Furkan Doğan’a ismini Mavi Marmara
olaylarında şehit olan Furkan Doğan ağabeyimizden dolayı verdim. Onun hikâyesini bir
konferansta yanlış hatırlamıyorsam Ramazan Kayan hocadan dinlemiştim o zaman da çok
etkilenmiştim. Dediğim gibi Türkiye ümmetin kalbidir. Ben gençken ihtiyarlar bana şunu
şöyle yap bunu böyle yap dediklerinde içimden benim aklım yok mu? diyordum. Şimdi ben
yaşlandım 67 yaşına merdiven dayadım. Ruhum hâlâ delikanlı olsa da görüntümüz öyle değil.
Aslında bunlar sadece Türkiye’deki gençlere değil bütün Müslüman genç kardeşlerime
tavsiyelerimdir. Bir hadiste vücutta öyle bir organ vardır ki o iyi olursa bütün vücut iyi olur,
kötü olursa da bütün vücut kötü olur der Peygamberimiz. Bunu şöyle yorumlayabiliriz bu
organ gençlerdir, vücut ise toplumdur. Gençler iyi olursa toplum da iyi olur. Gençler kötü

olursa toplum da kötü olur. Yani her şey gençlerin elinde. Bu işi nasıl olsa birileri yapar
demesinler, yerinde saymasınlar. Bize sesi güzel hafızlar gibi mühendis gençlerde lazım, bize
müfessirler gibi astronomiden, tıptan, fizikten, kimyadan da anlayacağın bilimine ayak
uyduran Müslüman gençler de lazım. En önemlisi de İslami bir davamız olmalı. Her şeyden
vazgeçsek de bu İslami davadan vazgeçmemeliyiz. Türkiye’de başımdan geçen bir meseleyi
anlattıktan sonra yemeğe geçelim inşallah. Benim okuduğum sınıfta bir arkadaşım vardı,
birtakım düşünceleri sebebi ile komşusu tarafından kınanmıştı. Bu sebeple İslam’a karşı
yobaz dini olduğu kanaatine varmıştı. Onlar kendi görüşünü günlerce tartıştık, düşüncesini bir
sonuca bağladık. İslam’ın gerici bir din değil, düşünmeye sevk eden bir din olduğunu
tartışmalar sonunda anladı. O arkadaşım bir süre sonra benimle mescide geliyor, abdest alıp
namaz kılıyordu. Velhâsıl-ı kelâm bu türden düşüncelere kapılmış kardeşlerimize kınayıcı bir
dilden ötürü, dostane bir tavır ile onların doğru bilgiye sahip olmadığını bilerek, doğruları
açıklayarak onları İslam’a kazandırmalıyız. Bunun için bizlerin çok donanımlı olması gerekir.
Bizler insan kazanmak ve onları yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem azabından
korumalıyız, deyip yemeğe oturalım. Abdullah Bey siz Malatyalı mıydınız?
Abdullah Bey: Mardinliyim neden sordunuz?
Üniversite okurken benim sınıfımda Malatyalı bir arkadaşım vardı, onun gibi
konuşuyorsunuz ondan sordum.
Hikâye tamamıyla ABD Başkanı Donald Trump ile İsrail Başbakanı Binyamin
Netanyahu’nun yüzyılın projesi olarak adlandırdığı siyasi olaydan esinlenerek hayali kişiler
ve teşkilatlardan oluşmaktadır vesselam…

Berat Akdağ

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x