Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

14 Eylül 2020

Aşk ve Derviş

Hüzünle kapattı kapıyı. Vakit az kalmıştı ama bugün bilmediği sokaklardan gitmek istiyor-du. Bir yerlerde bıraktığı yüreğinin izine rastlamayı umuyordu belki de. Baktığı yerleri de görmüyordu ya olsun. Mecnun misali bir körlüktü onunki. Niçin Mecnun demişlerdi ki Kays’a? Leyla’dan başka her şeye kör olduğu içindi galiba…Yürüyordu. Belli belirsiz adımlarla yürüyordu. Yürümekten başka bir halle. Ayaklarıyla değil de yürekleriyle yol alanlar hep böyle olurdu. Rastladığı çocuklar hemen ilgisini çekiyor, kendini ya onların başını okşarken ya yanaklarını sıkarken buluyordu. Bu merhamet bu muhabbet nasıl da kaplamıştı içini iyiden iyiye. Eskiden de böyleydi ama bu kadar değildi. O da biliyordu kendini böyle duygulu yapanı. Bir ismi de Vedûd değil miydi yaratanın? Seven, sevilen, sevdiren… Sevmekle ilgili ne varsa sahibi. Sevgi imparatorluğunun yegâne hâkimi.

‘Ezelden şâh-ı aşkın bende-i fermânıyız cânâ Mahabbet mülkünün sultan-ı âlî-şânıyız cânâ’

Şahlıkla gedalık karışmıştı burada. Karışmak tabiri yanlış oldu, ‘bir olmuştu’ demek daha doğru olurdu. Aşk şahının fermanının takipçisi, kulu, kölesi olanlar elbette muhabbet mülkünün de anlı şanlı sultanı oluyordu işte. Ey can, işit bunu…Vakit az kalmıştı ama yetişti. Ezanla beraber girdiği camide vaiz de vaazını tamamlıyordu. Duanın sonuna yetişmişti derviş. ‘Ya Rabbi!’ diyordu vaiz,

‘İşsizlerimize iş, aşsızlarımıza aş!’. Amin dedi derviş ve usulca ekledi: ‘Ya Rabbi! Aşksızlarımıza aşk!…’ Sonra da sayamayacağı kadar çok meleğin de amin dediğini işitir gibi oldu. Nasıl demesinlerdi ki, ciltlerce dua kitapları yazılsa bir bu dua özetlemez miydi onları?

Şöyle bir göz attı camiye sonra. Ne kadar da kala-balıktı. Her cuma böyle oluyordu. Ama sadece cumaları. Sonra daha biraz önce yaptığı duayı hatırla-dı. ‘Bu insanlar da aşkla nasiplenmiş olsalardı, her vakit böyle olmaz mıydı’ dedi kendi kendine.

Camiden çıktıktan sonra üstadını bir ziyaret edip duasını almak istedi. Belki durumundan da bahsederdi bir fırsatını bulursa. ‘Üstadım, bir gözleri ahuya zebun etti felek beni’ deyiverecekti belki de. Baktığı her yerde onu gördüğünü bile söyleyebilirdi. Bu düşüncelerle yol alırken menzil-i maksuda eriş-mişti bile. Hani düşünceli insanlara ‘Aşık mısın, ne düşünüyorsun?’ derlerdi ya, şimdi daha iyi anlıyordu işte bu sözü. Evet bir aşık için maşuku düşünmek yapılacak en mükemmel işti belki de. Düşündükçe içinde büyüyor, içinde büyüdükçe düşünüyordu. Sonra da ismini vird ediniyordu kendine. Kapıyı samimi dostlarından biri açtı. Anladı ki başkaları da vardı huzurda. Olsun o yine halini anlatacaktı. Çünkü sadece kelimelerle anlatmazdı insan kendini. Hem değil mi ki, arif olan anlardı? İçeri girdiğinde başka arkadaşlarının da hocasını ziyarete geldiklerini ve ‘hasb-i hâl’ ettiklerini gördü. Selam verdi derviş ve bir köşeye oturdu. Nedenini bilmese de herkesten kaçırıyordu gözlerini. Hocası kaldığı yerden mi devam ediyordu yoksa yeni bir konu mu açıyordu anlamadı lakin ilk duyduğu cümle şu oldu: ‘Sevmek şu dünyada yapacağımız en güzel iş’. Fesubhanallah… Acaba kimselere söyledi de onlar da hocalarına mı iletmişti? Şöyle bir düşündü ama yok. Ne kimseye söylemesi, ken-dinden bile gizliyordu. Ama tevafuk oldu herhalde diye düşündü. Sıradan bir konuydu işte canım. Hem daha önceden de duymuştu buna benzer sözler. Ama biraz sonra işin boyutu değişiyordu sanki. Aklından ne geçiriyorsa işitir gibi olmuştu. Sonra hatırladı, âlimlerin yanında insan dilini tutmalıydı çünkü onların karşısında öyle yerli yersiz konuşmak kişinin cehaletini gösterirdi. Ariflerin yanında ise yüreğini tutmalıydı. Yoksa bu da kinin hamlığını gösterirdi. Kendi hamlığını bir kez daha anladı. Ama üzülmedi. Çünkü pişmeye talipti. Ve pişenler gün gelir yanardı.

“Aşıklar içlerindeki alemi seyre dalmışlardır. Onlar başkalarıyla oturur kalkar ama iç dünyalarında sevgiliyle beraberdirler. Başkalarını dinler gibi görünseler de aslında hep sevgilinin sesini işitiyorlardır içle-rinde. Konuştukları a, b harfleridir ama söyledikleri aşktır, sevgilidir…” Bu minval üzere devam ediyordu sohbet. Tamam bu hal tam da kendisinin haliydi ama bu iyi bir şey miydi yoksa kötü bir şey mi? Sor-sa mıydı, ya da sormalı mıydı? Sormuştu bile fakat ağız diliyle değil, gönül diliyle. “Evet, aşığın bu hali şaşılası bir haldir. Çünkü onun bu hali zikir halidir. Çünkü zikir; anmak, hatırlamaktır. Sevgiliyi hep hatırda tutan, onu anan, onu söyleyen zakirûndan yazılacaktır elbet…” Eyvallah üstad. Yine su serptin içimize. Lakin bu Leyla bu kadar yükseltebilir miydi insanı? Cevap gecikmedi:

“Aşık’a düşen Leyla faslını geçip, Mevla’ya ulaşmasıdır…”

Muhabbetten alacağını aldı. Fazla durmadı sonra. Müsaade isteyip ayrıldı. Son cümle kafasını kemiriyordu. Daha Leyla’ya ulaşmamıştı ki o faslı bitirip diğer fasla geçsin. Sonra bunu iyice tefekkür etti. Anladı ki sevgiliye ulaşmak ona kavuşmak değildir. Hatta meşru olmayan bir kavuşma ebedi bir firakın dahi sebebi olabilirdi. Sen yüreğini açtıktan sonra binlerce kilometreden bile sevgilinin kokusunu ala-bilirsin, Yakup misali.

Günler geçiyordu. Gül yüzlü sevgiliden bir haber yoktu. Hiç olmayacaktı. Hiç olmamıştı.

Fazla dayanamadı dervişin yüreği. Bir zaman sonra ruhunu Rahman’a teslim etti.

Adı unutuldu dervişin. Lakin yâdı kaldı. Vuslata erdi. Hem de ne eriş…

Kim aşık olur, bunu gizler, iffetini muhafaza eder ve bu hal üzere ölürse şehittir…”

‘Ne mümkün bunca âteşle şehîd-i aşkı gasletmek Ceset âteş kefen âteş hem âb-ı hoşgüvâr ateş…

Abdurrahman Toprak

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla