Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

7 Aralık 2020

Asr Suresi Bağlamında Mekân

Rahmân Rahîm Olan Allah’ın Adıyla

 Âsr sûresi, Kur’an’ı iki satırda özetleyen bir sûredir aslında. İnsanın içinde bulunduğu zaman ve mekân mefhumlarının anlaşılması ve kavramların inşasında önemli bir role sahiptir. Çünkü insanoğlu hayatı boyunca, daima madde ile ilişki içindedir ve bu ilişki de bir mekân algısı içinde anlam kazanacaktır. 

Mekân, zamanın getirdiği ve aynı bağlamda zamanın bir gerekliliğidir. Şöyle ki; Eğer zaman bir boyutta sürekli bir yol izliyor ve de biz o zamanı durduramıyor yahut geriye döndüremiyor isek, yani ona hükmedemiyor isek, ki öyle, o zaman onun getirdiği olgu ve olayların, içinde barınıp, büyüyüp, olgunlaşıp, sonuca vardığı bir kavram ele almalıyız ki zamanın bu lineerliği bozulmasın. Biz bu kavrama mekân adını veriyoruz. Ve zaten, yaşadığımız ve yaşayacağımız bütün olaylar bir mekân çerçevesinde gerçekleşecektir, çünkü reel varlıkları mekânın dışında düşünemeyiz. Aynı zamanda mekân kavramının da tam bir tanımını yapamayız, çünkü kavramın soyut ve kompleks oluşu, ona tam bir tanımın yapılmasını zorlaştırır. Bunu daha iyi anlayabilmemiz için öncelikle mekândan, mekânın kavramsallaşmasından, mekânın tarihsel süreçte nasıl anlaşıldığından, kelamcıların, filozofların ve tasavvufun mekân anlayışından biraz bahsetmek gerekir.

Mekân, felsefe ve bilimde oldukça eski bir tarihe sahiptir ve hala araştırma konusu olan bir konudur. Çünkü mekânın ortak, belirlenmiş bir tanımı ya da sınırları yoktur. Bu bize mekânın ne kadar önemli olduğunu ve araştırılmaya değer, derin bir konu olduğunu düşündürmektedir.

Mekân sözlükte ‘olmak’ anlamındaki kevn mastarından türetilmiş bir ism-i mekândır ve ‘oluşun meydana geldiği yer’ anlamına gelmektedir. Aynı zamanda kelimenin kökünün ‘saygın bir yere sahip olmak’ mânasındaki mekâne mastarıyla da irtibatı vardır. Kur’an-ı Kerim’de ise mekân kelimesi genellikle gündelik dildeki mânasıyla nesnelerin veya kişilerin bulundukları yeri ifade eder.

Geleneksel İslâm düşüncesinde ise, mutlak boşluk, cismin işgal ettiği farz edilen hacim anlamlarına gelen ‘hayyiz’ kelimesi de kullanılmıştır. 

Huve’l-Hakk düşüncesine, O Haktır düşüncesine sahip, dolayısıyla ‘ğayb’ olan bir Allah tasavvuruna sahip olan İslâm kelâmcıları, mekânla hayyizi -cisim gibi uzam yahut boyutlara sahip olan veya atom gibi uzamı bulunmayan- ‘nesnelerin kapladığı, varlığı zihinde olan bir boşluk’ olarak, İslâm filozofları ise ‘kuşatan cismin kuşatılan cismin dış yüzeyiyle örtüşen iç yüzeyi’ şeklinde tanımlamıştır (et-Taʿrîfât, “ḥayyiz”, “mekân” md.leri). Bu tanım farklılığının ardında kelâm ve felsefe geleneklerinin uzun çözümleme ve tartışmaları yer almaktadır. Latince locus terimi için de hem mekân hem hayyiz karşılığı kullanılmıştır.

Filozoflar ise, varlığın mutlak Bir’den çıkıp bir sıra düzeni oluşturması, mutlak Bir’in taşması mânasına gelen sudûr teorisini destekler nitelikteki Nahnu min-el Hakk, Biz Hakk’tanız, düşüncesi etrafında gelişen, yaratılanın yaratıcının bir taşması olduğunu destekler nitelikteki bir mekân tasavvuruna sahiptirler.

Tasavvuftaki mekân algısı ise; Ene’l-Hakk düşüncesi etrafında gelişir ve olgunlaşır. Hakk’ın harici görüntüdür, o zaman ben Hakk’dan ayrı olmamalıyım, o zaman Hakk olmalıyım, yani Olan olmalıyım, gerçek olmalıyım. Mutasavvıfların bu görüşü onları, ulaşılmaz, izâfi bir mekân tasavvuru içinde olmalarını sağlamıştır. 

Kelamcıların, tasavvufun ve de filozofların mekân tasavvurlarından kısaca bahsettikten sonra, Âsr sûresi özelinde ve de tüm Kur’an genelinde, bizlerin nasıl bir mekân algısı içerisinde olması gerektiğinden bahsetmek isterim.

 

Allah Kâf sûresinde buyurur ki;

‘İnsanı Biz yarattık. Onun için, nefsinin kendisine neler fısıldadığını, neler telkin ettiğini de Biz pek iyi biliriz. Çünkü biz ona şahdamarından daha yakınız.’

Böylelikle bizler, bize bizden daha yakın bir Allah varken, ne kelamcıların Huve’l-Hakk tasviri gereği ‘ğayb’ olan, aşkın bir Allah tasavvuruna sahip olmalı, ne filozofların Nahnu min-el Hakk görüşü üzere yaratılanın yaratıcının bir taşması olarak görmeli ve ne de tasavvufun Ene’l-Hakk düşüncesi gereği, görüntüden, sanallıktan çıkıp Hakk olma çabası içine girme gibi bir düşünceye sahip olmalıyız. Bizler, bir hanif olarak yüzümüzü yalnızca Allah’a dönmeli, Ente’l-Hakk, Sen Haksın, işte Hakk sensin demeli, ve ona göre yaşamalıyız.

Yazımın başında da dediğim gibi, âsr sûresi Kur’an’ın iki satırlık bir özetidir. İmam Şâfi âsr sûresi hakkında şunları söylemiştir. ‘‘Kur’an’dan başka hiçbir ayet nazil olmasaydı şu pek kısa sûre bile, insanların dünya ve ahiret mutluluklarını te’mine yeterdi. Bu sûre Kur’an’ın bütün öğrettiklerini kucaklıyor.’’

Âsr’a andolsun ki, zamana andolsun ki, insanlık hüsrandadır. Burada Allah’ın zamana yemin ettikten sonra insanlık hüsrandadır demesi, insanlığın zamanı iyi değerlendiremediğine, gereksiz ve Allah’ın razı olmayacağı işlerle, fıtrata aykırı işlerle uğraşarak vaktini boşa harcadığına ışık tutuyor. Allah en iyisini bilir. Bundan sonra gelen ayette ise; ‘Ancak şunlar müstesna: İman edip yararlı işler yapanlar, bir de hakkı ve sabrı tavsiye edenler.’

İşte Kur’an’ın ana hatlarını veren bu ayetler, müslümanların islâmi bir mekan algısı oluşturmasındaki anahtar ayetlerdir.

Allah birinci ayette ‘Âsr’a dikkat çekmekte, onun önemini hatırlatmaktadır. Âsr sözlükte; dehr, süresiz zaman, gece ve gündüz, ikindi vakti, herhangi bir şeyin muayyen vakti, mutlak zaman gibi mânalara gelebilir. Tefsirciler daha çok ‘‘ikindi vakti, mutlak zaman, özellikle Hz. Muhammed (a.s.)’ın âsrı, ahir zaman’’ mânaları üzerinde dururlar. Sûrenin içeriğine ve de mesajına en uygun olanı mutlak zamandır.

İkinci ayette ise Allah ‘‘İnsanlık hüsrandadır.’’ buyuruyor. Bunu biraz açmamız gerekir. İnsanlık neden hüsrandadır. Bu hüsranlık nasıl bir şeydir. Önce bunu anlamamız gerekir. Çünkü bunu anlamadan, bir sonraki ayette geçen, insanlığın bu hüsranlıktan kurtuluş ayetlerine yeterince  ehemmiyet vermemiş oluruz.

Varlıklar âleminde bulunan tüm varlıklar, Allah’ın koyduğu düzene göre hareket etmektedir. Her yaratılan kendi fıtratı gereğini yapar ve bunu yapmaktan da hoşnutsuz olmaz. Galaksiler, yıldızlar, güneş, ay, hayvanlar, bitkiler, yani tüm âlem görevini yapar. 

Nitekim Allah Rahman sûresinde şöyle buyurur;

‘’Güneş ve Ay bir hesap ile hareket ederler.’’ ‘’Yıldızlar ve bitkiler hep secdededirler.’’ 

Hemen ardından, insanların bunlardan bir pay çıkarması gerektiğini vurgulayarak şöyle devam eder;

 ‘’Göğü bu ahenkle O yükseltti ve bu mizanı koydu ki siz de ders alıp ölçü dışına taşmayasınız.’’ 

Yine Lokman sûresinde Allah şöyle buyurur;

‘’Bilmiyor musun ki Allah geceyi gündüze katıyor, gündüzü geceye katıyor, böylece sürelerini uzatıp kısaltıyor. Güneş’i ve Ay’ı, hizmete koşmuş, her biri belirlenen bir vâdeye kadar akıp gidiyor. Gerçekten Allah bütün yaptıklarınızdan haberdardır.’’

 

Yukarıdaki ayetlerde de görüldüğü gibi her şey bir düzen içinde yaratılmıştır. Bu nizama karşı gelen ve onu bozan tek varlık vardır, o da ‘İnsan’ dır. Ayette geçen hüsranlık da bundan dolayıdır. İnsanın kendisine yüklenen kulluk görevinin dışına çıkması ve fıtrata karşı gelmesi onu bu hüsrana sürüklemiştir. Bu ilk yaratılıştan itibaren vardır. Nitekim bunu ilk insan Âdem (as)’ın yaratılışında görüyoruz. 

Allah Bakara sûresinde şöyle buyurur;

‘‘Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: “Â! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz sana devamlı hamd edip, ibadet yapıp, Sen’i tenzih etmekteyiz!” dediler. Allah: “Ben, sizin bilmediğiniz pek çok şey bilirim” buyurdu.’’ 

Âdem’ in ilk  durağı, ilk mekânı cennet olmuştur;

‘‘Ve dedik ki: “Âdem! Eşinle birlikte cennete yerleşin, oradaki nimetlerden istediğiniz şekilde bol bol yiyin, sadece şu ağaca yaklaşmayın. Böyle yaparsanız zalimlerden olursunuz.”

Ve Âdem’i buradan çıkaranda aldatıcı şeytan olmuştur;

‘‘Derken Şeytan onların ayaklarını kaydırarak içinde bulundukları nimet yurdundan çıkardı. Biz de: “Haydi, dedik, birbirinize düşman olarak yeryüzüne inin! Siz orada belirli bir süre ikamet edip yararlanacaksınız.”

Âsr sûresinin son ayetine gelecek olur isek;

‘‘Ancak şunlar müstesna: iman edip makbul ve güzel işler yapanlar, bir de birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler.’’

İnsan nasıl ki hasta olduğunda, yâhut bir yakını vefât ettiğinde, başına olumsuz bir hâl geldiğinde Allah’ı daha çok hatırlamaya başlar, O’na daha çok hamd eder, Onu daha çok yüceltir değil mi? Bu neden dir peki? Buna iki farklı yönden bakabiliriz; Birincisi, insan günlük hayatta yapa geldiği iyi ve hayırlı işleri artık yapamaz hale gelir ve bunun için üzülür, Rabbine bu durumun üstünden kalkması için nida da bulunur. İkincisi ise, günlük hayatta yapmak istediği iyi, hayırlı işleri erteleyip unutması yahut farkında iken ya da farkında olmadan yaptığı fıtrata aykırı şeylerin aklına gelip Allah’tan af dilemesidir. Maalesef ikincisi daha çok başımıza geliyor.

İşte, İslam da günümüzde bu şekilde mahzun, yalnız, yanlış anlaşılmış ve de doğru anlaşılmayı beklemektedir. Bizler de artık bir erteleme sürecine girmeden, bir boşvermişlik haline bürünmeden, günümüzün kanayan yarası olan modernizm den sıyrılıp bir hanif olarak Rabbimizin koyduğu yasalar çerçevesinde bir İslâmi düzen, bir mekân algısı içinde olmamız gerekmektedir.

Peki bu nasıl olacak? Bunu, yine, bulunduğu cennetten çıkarılıp dünya ile ilk defa tanışan ve orada Allah’ın ayetlerini yaşatmaya çalışan Âdem’den öğreniyoruz;

‘‘Büyük pişmanlık duyan Âdem, Rabbinden birtakım kelimeler öğrenip onlara göre hareket etti. Rabbine yalvardı. Allah da tövbesini kabul etti. Zaten O tövbeyi kabul eder, merhameti boldur.’’

Evet, bizlerde, Âdem gibi Rabbimizin bize verdiği kelimelerle, Kur’an ile ve de Peygamber (as)’ın sünneti ile Rabbimize tam bir teslimiyet gösterip, yalnızca O’na hamd edip, yalnızca O’na ibadet etmeli, yalnızca O’ndan yardım istemeliyiz. Yüzümüzü bir hanif olarak Allah’a çevirip, Allah’ın birer halifeleri olarak yeryüzünde Allah’ın yasalarının hüküm sürmesi, adaletin hüküm sürmesi için çalışmalı ve çabalamalıyız.

Ezcümle, Âsr sûresi bağlamında ve de tüm Kur’an genelinde yaşanabilir bir mekân algısının ancak bu şekilde can bulacağı kanaatindeyim.

 

Muhammet Evren

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla