Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

17 Temmuz 2021

Bir Şair Mehmet Akif ve Şiarı

Mehmet Âkif Ersoy, 1873 yılının Aralık ayında İstanbul’da dünyaya gelmiş. Annesi Buhara’dan Anadolu’ya geçmiş bir ailenin kızı olan Emine Şerif Hanım; babası ise Kosova doğumlu, Fatih Camii medrese hocalarından Mehmet Tahir Efendi’dir. Asıl adı Mehmet Ragîf’tir. Ama telaffuzu zor geldiğinden arkadaşları ona Mehmet Akif olarak hitap etmiş ve zamanla bu ismi benimsenmiş. Öğrenimine devam ederken babasından da Arapça öğrenmiş. Aynı zamanda Fatih Camii’ndeki Farsça derslerine de katılmış. Türkçe, Fransızca, Arapça ve Farsça dillerini çok iyi öğrenmiştir. Akif; şair, veteriner, vaiz ve aynı zamanda hafızdır. Veteriner olması ile ilgili birisi I. TBMM’de Akif’in mecliste dini hamiyet ve gayrete yönelik konuşmalarından rahatsız olur ve ona yaklaşarak kinayeli bir şekilde sorar:

-Affedersiniz, siz baytar değil miydiniz? Akif hiç istifini bozmadan cevap verir: 

-Evet, yoksa bir tarafınız mı ağrıyordu?

Bu sözden bozulan şahıs sesini çıkarmadan çekip gider…

Akif aynı zamanda sözünün eriydi. 

‘Şudur benim cihanda en beğendiğim meslek 

Sözün odun gibi olsun, hakikat olsun tek

Çok yakın dostlarından Fatih Gökmen anlatıyor;

Akif, verdiği söze bağlı olmayanlara insan gözüyle bakmazdı. Aramızda geçen bir olayı anlatayım: Ben Vaniköy’de oturuyordum. Kendisi de Beylerbeyi’nde. Bir gün, öğlen yemeğini bende yemeyi, sonra da oturup sohbet etmeyi kararlaştırdık. O gün, öyle yağmurlu, boralı bir hava oldu ki her taraf sele boğuldu. Havanın bu haliyle karadan gelemeyeceğini tabii gördüm. Yakın komşulardan birine gittim. Yağmur, bütün şiddetiyle devam ediyordu. Eve döndüğümde ne işiteyim, bu arada, Mehmet Akif Bey sırılsıklam bir vaziyette gelmiş. Beni bulamayınca, evdekilerin bütün ısrarlarına rağmen içeri girmemiş. «Selam söyleyin» demiş ve o yağmurlu havada dönmüş gitmiş! Ertesi gün, kendisinden özür dilemek istedim.

  • “Bir söz, ya ölüm veya ona yakın bir felaketle yerine getirilmezse mazur görülebilir.” dedi ve benimle altı ay dargın kaldı.”

Verilen sözün ehemmiyetini bir de Akif’ten öğrenmiş oluyoruz. 

Akif, haklı olan davasını desteklemek için kimi zaman şiir yazmış, kimi zaman kürsüde vaaz vermiştir. Akif’in en önemli özelliği Nurettin Topçu’nun dediği gibi, girdiği kabın şeklini almak yerine yeni girdiği çevreyi kendine uyduran, eserleriyle hayatını birleştiren lider bir insandı. Bir dava adamıydı. Duruşuyla, yaşantıyla örnek olan güzide insan Mehmet Akif. 

Akif’e sürdürdüğü mücadelede yeni bir alan daha açılmıştır. Haziran 1920 de 1. TBMM’ye Burdur milletvekili olarak seçilmiştir. Meclis içindeki tutanaklara yansıyan konuşmaları ve açıklamaları oldukça azdır. 3 yıl milletvekili kalmıştır. 

Milli Mücadele ruhunu yaymak için birçok vaaz vermiştir. Bunlardan en bilinen vaazı, Kastamonu Nasrullah Camii’nde verdiği vaazdır. Milli Mücadele’de çok önemli yeri olan bu konuşmaları Sebilü’r-Reşad dergisinde yayınlanmış ve Meclis kararıyla binlerce nüsha basılarak, Anadolu’ya dağıtılarak etkisinin arttırılması düşünülmüştür. Kısa sürede 11 şehir dolaştı. Camilerden insanlara seslendi ve millete hep aynı şeyi söyledi: “Fesattan uzak durun!”

“Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?

Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı…”

Söylediği her söz kayda geçiyor, sonra Sebilürreşad gazetesinde basılıyor ve Anadolu’ya yayılıyordu, yankılanıyordu Anadolu. Akif, her hutbenin sonunda cemaate bir de şiirle sesleniyordu. Eşsiz hitabıyla herkesi ağlatıyordu. Millet, istiklâlin değerini anlamıştı, ancak bu duyguyu bir de şiirle anlatmak gerekiyordu. Bunu da işin ehli olarak çok iyi yapıyordu, Akif. 

Şair olduğunun en büyük örneği şüphesiz İstiklal Marşı’dır. Öyle bir marştır ki mücadele ruhunu kamçılayan marş. Bir Milli marş seçilecektir. Yazana karşılık olarak para da verilecektir. 724 şiir yazılır fakat hiçbiri milli marş olmaya layık değildir. Devlet erkânından ilgili kişilerden birkaçı arkadaşı aracılığıyla neden bu yarışmaya katılmadığını merak ederler ve Hasan Basri Çantay’ı devreye sokarak Akif’i yarışmaya ikna etmesini isterler. Akif’in yarışmaya katılmama nedeni bellidir. Sonucunda ödül olduğu için istememiştir. Arkadaşı Akif’e kazansa bile para verilmeyeceği konusunda bir şekilde ikna edince yazmayı kabul etmiş ve Tacettin Dergâhı’na kapanarak İstiklal Marşı’nı yazmıştır. Arkadaşlarının ifadesine göre, sabahleyin uyandıklarında Akif’in odasının duvarlarında İstiklal Marşı’nın ilk iki kıtasının yazıldığını görürler. O, böyle bir halet-i ruhiye içerisinde bir milletin yeniden diriliş destanını yazmıştır. İstiklal Marşı ilk defa 1 Mart 1921’de Hamdullah Suphi Bey tarafından okunur. Hemen hemen tüm meclis ayakta alkışlar. Marşın resmi kabulü ise 12 Mart 1921’dir. Akif, istememesine rağmen muhasebeden çıkışı yapıldığı için ödül olarak verilen 500 lirayı, Darul Mesai adlı hayır kuruşuna bağışlamıştır. Milletin yeniden diriliş destanını yazan, içindeki coşkuyu arttıran, yeniden doğuşa vesile olan marşını millete armağan eden Akif, bu marşı yedi eserinden oluşan Safahat külliyatına dahi almamıştır. “Allah, bu millete bir daha İstiklal Marşı yazdırmasın” duasında bulunmuştur. 

Mehmet Akif’in içinde bulunduğu ilk meclis 1 Nisan 1923’te seçim kararı alır ve 21 Mayıs’ta son toplantısını yapar. Yaşanılan bazı hadiselerden dolayı Akif, meclisten soğumuştur. M. Kemal ile birçok konudaki görüş ve düşünceleri birbirinden farklıdır. Bunlardan biri İstanbul’daki siyasi yapının durumu ile ilgilidir. Akif’e göre ne olursa olsun İstanbul ile meclis arasında bir uzlaşı sağlanmalıydı. Ama M. Kemal ve meclisteki çoğu milletvekili bu görüşten yana değillerdi. Bu gibi sebeplerden dolayı meclis ortamında yeniden bulunmayı düşünmez. Ki zaten yeni mecliste Akif’e ve Akif gibilere yer verilmemiştir. Ailesiyle beraber İstanbul’a taşınır. 

Seçilen yeni meclisle beraber türlü türlü inkılaplar yapıldı. Yapılan bu inkılaplarla ilgili Akif’in içinde fırtınalar kopsa dahi herhangi bir girişimde bulunmaz. Akif’e milletvekillikten sonra verilmesi gereken maaş da verilmemiştir. Maddi sorunları vardır ama yine de buna da ses çıkarmaz. Ne yazık ki tüm bunlara rağmen Akif, yeni meclis tarafından muhalif olarak görülmüştür. Milli Mücadele’deki hizmetleri ve İstiklal Marşı’nı yazması bile “muhalif” görüldüğünde göz ardı edilmiş, peşine polis takılmıştır. Tüm bunlardan sonra, “Arkamdan polis hafiyesi gezdiriyorlar. Vatanını satmış ve memlekete ihanet etmiş adamlar gibi muamele görmeye tahammül edemiyorum…” diyen Akif, üzüntüsünü ifade etmiş ve Akif’e gurbet yolu görünmüştür. Mısır’a gitmesi nedeni için farklı kişiler farklı sebepler öne sürse de asıl nedenini yukarda kendisi söylemiştir. Tabi ki tek neden polis takibine alınması değil, o dönemde Akif’i olumsuz yönde etkileyen birkaç olay da olmuştur. Bütün bunlara çok üzülen ve dayanamayan Akif, çareyi Mısır’a gitmekle bulmuştur. ‘Kendi öz yurdunda sürgün, kendi öz vatanında parya!’

Mehmet Akif, henüz Türkiye’deyken DİB ve TBMM’nin ortak teklifiyle Kur’an Meali yazması vazifesi verilmişti. Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsir çalışmasıyla beraber yayınlanacaktı bu tercüme. Yakın çevresi Akif’in Arapça ve Türkçe ’ye hâkimiyetini bildiklerinden meali yazmaya ikna ettiler. Akif, Mısır’da Kuran Meali çalışmasını bitirmeye yaklaştığı zamanlarda Türkiye’de Türkçe ezan uygulanmaya başlanmıştı. Kur’an’ın ibadetlerde Türkçe olarak okunması da gündemdeydi. Bundan kaynaklı olsa gerek Mısır’dan yola çıkmadan evvel Yozgatlı İhsan Efendi’ye “Dönebilirsem üzerine yeniden çalışır neşrederiz, dönemezsem yakarsın” vasiyetiyle meali teslim etmişti. “Eserin bu halde basılsa da olur” diyenlere ise “Mealin tam anlamıyla bitmediğini” söyledi. Ve dönmeyince eseri yakıldı. Ancak tek nüshası bu değilmiş. Elmalılı Hamdi Yazır başta dahil olmak üzere birçok kişiye mealinden nüshalar verdiği bilinmektedir. Bu sebeple günümüze çok az bir kısmı olsa da Akif’in meali ulaşmıştır. Akif, Mısır’dayken birkaç eser daha (Veda Haccı, Selahattin Eyyûbî… ) kaleme almayı düşünmüş ama kısmet olmamıştır. 10 yıl kadar kaldığı Mısır’da sağlığının iyice bozulduğu zamanlarda endişelenerek, “Korkuyorum buralarda öleceğim, memleketime gidemeyeceğim” demiş ve 17 Haziran 1936’da özlemini çektiği İstanbul’a ayak basmıştır. Hastalığından ötürü tam bir hasret giderememiştir. Ve gelişinden altı ay sonra tarihler 27 Aralık 1936’yı gösterdiğinde dar-ı bekaya göçmüştür. Ne yazık ki sağlığında yapılanlar yetmiyormuş gibi cenazesine bile saygı duyulmamıştır. İstiklal şairi Mehmet Akif Ersoy, ‘Sessiz yaşadım, kim beni nerden bilecektir!’ dediği gibi yaşarken yalnız olduğu gibi, cenazesinde de yalnızdır. Devlet, mecliste ayakta alkışlarla, ağlayarak kabul ettiği İstiklal Marşı şairinin vefat haberini radyodan haber verme tenezzülünde dahi bulunmamıştır. Bu da yetmezmiş gibi cenazeye katılan birçok genci sorguya çekmiştir. Cenazeye devletten katılan tek kişi, Akif’in “Şemsettin’im” diyerek sevdiği Şemsettin Günaltay’dır. Çoğunluğu askeri tıbbiyeli öğrencilerden oluşan yüzlerce üniversiteli genç, tabutu cenaze arabasına koydurmamış, Beyazıt’tan Edirnekapı’ya kadar omuzlarda taşımıştır. Devletin vefasızlığına karşılık gençler vefalarını göstermişlerdir. 

Şüphesiz bizim de Mehmet Akif’e vefa borcumuz var. Kendisinin dediği “Asım’ın nesli” olmaya talibiz. Haklı olan davasını yaşamaya ve yaşatmaya talibiz.

Esma Aslan

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla