Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

21 Ekim 2020

Çocuk Dili Diyorum Riyasız Bir Dil (Söyleşi)

Sizi daha çok çocuk edebiyatı yazarı olarak tanıyoruz ama bununla birlikte yetişkinler için yazdığınız şiirler, öyküler ve denemeler ve hatta makaleleriniz var. Siz kendinizi edebiyat dünyası içinde nerede görüyor ve kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Ayrıca çocuklar için yazdığınız şiirlerde belirgin bir şekilde çocuk dili hâkim ve bu dilin günlük hayatta karşılığının olduğunu görüyoruz, çocuk dilli şiirinizle başlayalım isterseniz söyleşiye ne dersiniz?

Edebiyat dünyasına, edebiyat dünyasının kapısı olarak gördüğüm şiirle girdim. Giriş elbette kolay olmadı, olmaz da zaten. Şiir yazmaya başlamadan evvel, şiir okuma serüvenim oldu, her şiir yazmaya başlayanlar da olduğu gibi. Ortaokul ve lise yıllarında şiirlerini tekrar tekrar okuduğum, bazılarının şiirlerini ezberlediğim isimler vardı. Yunus Emre, Aburrahim Karakoç, Ziya Gökalp, Necip Fazıl. Edebiyat ders kitaplarında yer alan divan şairlerinden, Fuzuli’nin, Baki’nin, Nedim’in ve diğerlerinin şiirlerini de zevkle ezberler, mütemadiyen yüksek sele okurdum. Hecenin ve aruzun o ritmik büyüsü, şiiri daha çok sevmemi sağlıyordu.

Bu nedenle olsa gerek ilk şiir denemelerimde hep hece ölçüsünü kullandım. Şiirlerim dergilerde yer almaya başladıktan sonra tekrara düşmemek ve tıkanıklığımı gidermek için serbest şiirler yazdım.

Şiirlerimdeki bariz yalınlık, duruluk, içtenlik bir müddet sonra çevremdeki bazı isimlerin (özellikle Bestami Yazgan’ı zikretmeliyim) bana çocuk edebiyatını işaret etmesiyle birlikte şiirimin mecrası çocuklara yönelmiş oldu. Daha çok çocuk dergilerinde yayımlanan şiirlerim edebiyat dergilerinde de yer aldı. Fakat çocuk edebiyatında yalnızca şiir yoktu. Masal, öykü, hikâye ve deneme türündeki metinler yazarak çocuk edebiyatı alanına girmiş oldum. İnsanın yapıp ettikleri çoğunlukla kendisini ele verir ve tanımlanmayı kolaylaştırır. Benim de daha çok çocuklar için, çocuklara özgü yazdığımdan olsa gerek çocuk edebiyatı yazarı tanımlamasına uygun düştüğümü söyleyebilirim.

Özellikle çocuklar için yazdığım şiirlerde, çocuk dilinin hâkim olması dediğim gibi, şiirdeki yalınlık duruluk ve içtenlikten kaynaklanıyor. Zaten çocuğa başka bir dille hitap edemezsiniz, onun anladığı, onun kullandığı bir dili kullanmak durumundasınız. Çocuk dilinin bir şiir türü olduğunu düşünüyorum. Bunu bir şiirimde söylemiştim.

Çocuk dili diyorum

Riyasız bir dil

Yağmurun

Denizin

Rüzgârın sesi gibi

Ne dediğini bilen

Abartısız ve içten

Cahit Zarifoğlu çocuk edebiyatı alanında da eserleri olan usta bir şair. Özellikle sizin dünyanızda Cahit Zarifoğlu’nun yerini sorsam ne dersiniz? Ayrıca gönül dünyanızla etkileşim içinde olduğunuz başka kimler var?

Cahit Zarifoğlu vefat ettiğinde (1987) ben yirmi bir yaşındaydım. O dönem ulaşabildiğim edebiyat dergilerini takip ediyordum. Mavera dergisinin eski sayıları da elime geçince Cahit Zarifoğlu ismini orada görmüştüm.  Fakat onunla daha doğrusu onun şiiriyle oluşan ünsiyetim vefatından sonra yayımlanan  “Gülücük” ve “Ağaç Okul” (1989 Beyan Yayınları) kitaplarıyla oldu. Oradaki şiirlerin tamamı çocuk duyarlılığı ile yazılmış çocuk şiirleriydi. O şiirleri okuduğumda anladım ki Zarifoğlu’nun dili dilime, gönlü gönlüme göreydi. Önce çocuk kitaplarını okudum üstadın sonra diğerlerini. 1999 yılında “Kuşlarla Uyanmak” isimli ilk çocuk şiir kitabım yayımlandığında (Güneysu Yayınları) şiirlerimin Zarifoğlu’nun şiirlerini anımsattığını söylemişlerdi. Zarifoğlu ile aynı ruha, aynı dile ve aynı bakış açısına sahip olmak benim için gurur verici bir şey. Çocuklar adına ve çocuklar aşkına gönül dünyamın etkileşim içinde olduğum başka isimler de var elbette. Bestami Yazgan, Ahmet Efe, Mustafa Ruhi Şirin, Mevlana İdris, Gökhan Akçiçek, Vural Kaya ve benzeri birçok çocuk dostu şairlerin şiirlerini ve yazdıklarını takip ederim.

Hocam beni en çok etkileyen eseriniz olan “Düş Sonrası Sessizlik” adlı şiir kitabınızda “Kimlik Manifestosu” şiirinizde “Reddediyorum bana verdiğiniz ölümcül kimlikleri bayım, Sıfatları ve boynuma yağlı urgan gibi astığınız yaftaları…” diyerek bir nevi çağın tüketim putlarına meydan okuyorsunuz.

Gerçekten insan yaşadığımız bu çağda kendisine dayatılan kimliklerden nasıl sıyrılıp da bir kimlik inşası oluşturabilir?

Bu sorunuzun cevabını verirken, yani bir kimlik inşası için, ‘şöyle yapmalısınız böyle yapmalısınız’ demeyeceğim elbette. İnsanın kendi kimliğini inşa etmesinin bir medeniyet inşa etmek kadar zor olduğunu ve devrimsel süreçlerin yaşanması gerektiğini biliyorum. Ölümcül kimliklerden sıyrılıp gerçek kimliğimizi inşa etmenin yolunun öncelikle “Ben kimim?” sorusunu sormak olduğunu düşünüyorum. Ben kimim sorusu içe, yani kalbe yönelik bir sorudur. Ardından da “Biz kimiz?” sorusunun cevabını bulmalıyız. “Biz kimiz?” sorusu da dışa yöneliktir yani tarihe ve dünyaya. Kim olduğunu, kime ve nereye ait olduğunu bilen insan ancak kendisine dayatılan isimleri, kimlikleri, sıfatları, yaftaları, maskeleri reddedebilir. İsmet Özel  “Hakikati aracısız, tek taraflı olarak tecessüm ettiren özel unsurlar vardır, bunlar: Çocuklar, deliler ve şairlerdir.” der.

Çocukluk ve delilik saflık(duruluk ve temizlik)  makamıdır, şairlik ise şuur makamı. Saf bir şuurla yahut şuurlu bir saflıkla bir kimlik inşa edilebilir. Söylemek isteğim şu ki taşıdığımız onca kimlikler arasında en önemli kimliğimiz “kul” kimliği değilse diğer kimliklerin hiçbir işe yaramadığıdır.

Şair Ali Ural, “kitapların birbirini doğurduğunu” söyler, bu cümleden mülhem ben de yazarları ve şairleri doğuran kitaplar vardır diyorum. Sizi doğuran kitaplardan bahseder misiniz bize?

Kâinatta insan dâhil her şey hareket halindedir, döngü ve devinim içindedir, tekerrür eder, doğar, doğurur, ölür, öldürür. Rüzgâr eser, ağaçları aşılar. Tohumlar toprağa düşer, yağmur ve güneş onları besler. Şairler en çok esinlenen insanlardır. Hiç tereddüt etmeden beni doğuran ve yoğuran ilk kitabın annem olduğunu söyleyebilirim. Sonra kâinat kitabını her okuduğumda yeniden doğduğumu, tekrar tekrar doğduğumu hissederim.  Ve elbette kitapların annesi olan o aziz Kitap’la her muhatap olduğumda beni yeniden doğurduğuna şahit olurum.  Elbette sorduğun sorudaki kitaplar bunlar değil ama bu üç kitapla beslenen yazarların kitapları beni her dem yeniden doğurduğunu ve doyurduğunu söyleyebilirim.

Yine, “Düş Sonrası Sessizlik” adlı şiir kitabınızda “Şiir Çekmek” adlı şiirinizin bir dizesinde şöyle diyorsunuz : “Deklanşöre dokunmak kadar kolay yazılabilseydi şiir…” Bu dizede şiir yazmanın kolay olmadığını anlıyoruz, şiir yazmak isteyenlere ve dahi yazanlara bu sancılı süreçle ilgili tavsiyeniz nelerdir?

Şiir yazmanın kolay olmadığı ilgili ilgisiz her kesim tarafından kabul edilmiştir. Şiirin ne olduğu konusu bu zorluğu beraberinde getiriyor. Bu sorunuza cevap verirsem yani herhangi bir tavsiyede bulunursam hadsizlik etmiş olurum. Tavsiyede bulunanlara da saygı duyarım. Şiirin ustası veya üstadı değilim. Bu işin yolunu yordamını sanırım edebiyat ve şiir dergileri daha iyi biliyor. Biliyorsun geçmişte “edebi müdahale” isminde bir dergi çıkarmıştık da şiir yayınlamaya cesaret edememiştik dergide “Salim Nacar” gibi bir şair olmasına rağmen. Şunu yapmıyor değilim. Gençler yazdıkları şiirlerini bana gösterdiklerinde teknik açıdan birkaç şey söylüyor, dişe dokunur bir şeyler varsa, şiirlerini edebiyat dergilerine göndermelerini tavsiye ediyorum.

Ancak Şair Nabi’nin şiir ve şairlik konusunda adam akıllı tavsiyeleri vardır. Derginiz aracılığıyla bu tavsiyeleri paylaşalım. Belki bir işe yarar. Şöyle der Nabi:

“Ey vezinli sözden zevk alan; ey renk renk(çeşit çeşit) söyleyişlere aşina olan oğul! Önceden yaşamış şairlerin sözleri insanın kalbini ayna gibi şeffaflaştırır. Türkçe şiir yazanlardan Nef’i ve Baki’ye önem ver. Bunun yanında diğer divanları da ekleyebilirsin. Nef’i ve Baki’nin şiiri kuvvetlidir ama diğerlerinde de güzel manalar var.

Hz. Peygamberimiz’i öven nice bin naatlar, Muhammed Mustafa’nın mucizelerine övgüler… Her biri muhteşem elmas bölükleri, her biri kuvvet yönünden paha biçilemeyecek inciler… O şiirlerde bağlanmaya bak, manalarını anlamak için çareler ara. Şiir hikmetle dolu gerektir. Anlamı da doğru yolu göstermeye vasıta olmalıdır.  Nesir bahçesi ve şiire gülistanı hikmet suyuyla gelişip güzelleşir. Yoksa sade ve boş her şiir, üstelik manadan da sıyrılmış olursa… Bunun yanında taze mazmunlardan da yoksun olursa; hatta tevreiye ile de süslenmemiş ise… Hele hele teşbih bulunmazsa; istiare, cinas ve iham da olmazsa…

Böyle bir şiiri söylemektense susmak daha güzeldir. Çünkü şiirdeki asıl gaye manadır. Taze bir mana kumaşı olmayan beyit, iki mısra ile iki merkep yükü sayılır. Şiiri mana bakımından kısır söyleme!

Ağını sudan balıksız çekme. Bir şiir ki manaca yüklü olmaz, süssüz ve nakışsız bir yüzük gibidir. Bu tür manasız ve düşündürücülüğü olmayan bir şiir, vitrin üzerindeki cam gibi anlamsızdır. Söyleyişi manadan yoksun olan bir söz, kokusuz bir laleye benzer.

Bir şiir öyle temiz ve güzel olmalıdır ki, onu bir kere işten bülbül gibi durmadan söylemeli. Şiirin manası güzel ve söyleyişi kuvvetli olmalıdır.

Ey babasının canı oğul! Hicivden (yergi) kaçın ki o, bilgelik meşrebine keder getirir. Gerçek şair isen, sözü güzellik için harca. Hiciv, bencilliğin bir başka şeklidir. Hiciv kötü şöhret vasıtasıdır. Hiciv, şiir elbisesi giymiş gıybettir.

Ey oğul, eğer şair olup da şiir söylemeye niyetlenirsen, şiirde sözünün açık olmasına çalış. Sakın örtülü söylemeyesin. Mesela bir şiirde bir sözün anlamını yalnız sen biliyorsan, başkası bilmiyorsa o sözü söyleme.

Son çıkan “Yağmuru Ayakta Karşıla” adlı kitabınızın türü deneme olarak geçiyor ancak ben onu bir şiir tadında yer yer de öykü havasında okudum.  Hemen hemen bütün satırlar bazen bir ayetten, bazen de bir hadisten ilham alınarak aforizmalara dönüşmüş gibi. Cahit Koytak, Sezai Karakoç ve Necip Fazıl gibi ustaların da şiirlerini misafir etmişsiniz satır aralarına.  Necip Fazıl’ın “Ben neyim ve bu hal neyin nesi?” dizesiyle kendimize kim sorusunun sorulmasını istiyorsunuz. Yaşadığımız modern hayat maalesef her anımızı ve her alanımızı bir şeylerle doldururken bu soruyu kendimize ne zaman ve nasıl soracağız?

Bu konuya kısmen değinmiştik lakin şiiri ve şairi de kıskacına alan, sizin modern hayat dediğiniz bulanık ve belirsiz çağa ancak net sorular sorup net cevaplar vererek direnebiliriz diye düşünüyorum. Çünkü soru sormak insanı diri tutar ve arayışa sevk eder.

Necip Fazıl’ın Muhasebe isimli şiirinde “Soruverse: Ben neyim ve bu hal neyin nesi? Yetiş, yetiş, hey sonsuz varlık muhasebesi?” dediği gibi ben de “Düş Sonrası Sessizlik”  kitabımda benzer soruyu sormuştum.

Anneciğim söyle bana ben kimim?

Bu uğuldayan rüzgârın sesi mi?

Ah! Ruhumu parçalıyor bedenim

Bu ayna niye göstermiyor beni?

Soru sormanın bir zamanı var mı bilmiyorum. Her an, her saniye ruhumuzu daraltan variller dolusu görüntü gözlerimize boşaltılıyor ve her an kulaklarımıza hakikatin sesini duymamızı engelleyen sesler ve müzikler enjekte ediliyorsa biz de her an her saniye “ben kimim ve bu hâl neyin nesi?” diye sormak durumundayız.

Son olarak hocam;  çocuklara okuma alışkanlığı oluşturmak adına sizce ne yapılmalı ve bu konuda kitap tavsiyesi verir misiniz?

Çocuklar önce fıtratlarına uygun bir şekilde çocukluğunu yaşayabilmeli. Bir çocuk için en önemli hak çocukluğunu yaşama hakkıdır. Onların bu haklarını kullanabilmeleri için başta anne ve babalar olmak üzere toplum ve devlet olarak gerekli zemini ve imkânı verebilmeliyiz. Çocuklara kitap okuma alışkanlığı kazandırmadan önce anne babalarını okuyabilmelerini öğretmeliyiz. Fıtri olarak bunu çok rahat öğreneceklerini düşünüyorum yeter ki bizi okumaları için onlara kendimizi açalım. Sonra ağaçları, kuşları, çiçekleri öğretelim onlara. Ayın doğuşunu, güneşin batışını, yağmurun yağışını, rüzgârın esişini, bulutların nasıl değiştirdiklerini öğretelim. Doğanın seslerini dinletelim onlara, dinlemenin de bir okuma biçimi olduğunu öğretelim. Biliyor musunuz en çok soruyu çocuklar sorar:  Bu nedir? Niçin böyle?  Onların sorularına cevap verelim, merak duygularını köreltmeyelim ve hep hayret makamında kalmalarını sağlayalım. Sonra kitaplara gelince onlara hangi tür kitapları okumayacaklarını öğretelim. Ruhlarına, zihinlerine, algılarına, dünyalarına, fıtratlarına, dillerine, değerlerine uygun olmayan kitapları okumamaları gerektiğini öğretelim. Ne okumaları, niçin okumaları ve ne zamana kadar okumaları gerektiğini öğretelim onlara. Sanırım yeteri kadar kitap tavsiyesinde bulundum.

Söyleşi için teşekkür ederiz hocam.

Ben teşekkür ederim.

Muhammed Ali  TEK

 

 

 

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x