Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

18 Temmuz 2021

Dünya Bahara Gebe, Toprak İnsanlığa.

DÜNYA BAHARA GEBE, TOPRAK İNSANLIĞA.

Varoluş sancısının en baskın hissedildiği yerlerdir kentler. Toprağın yüzünü çimento ve demirden örtülerle kapatıp, bıçakladığı yaralıların akan kanlarını hesaba katmadan, işlemeli beyaz keten kumaşlara saklamak gibi gafilane bir yaşamak.

Artık bir medeniyet değildir bu, birbirinin aynısı olmakla övünen, nüshasını üreterek devinip duran ülkeler, şehirler, günler, aylar, yıllar ve insanlar…

Nurunu yitirmiş gündüzlerde çırpınmak, hiçbir savaşa karşılık değil. Ruhlarımızda feveran eden arsız enaniyetlere karşı omurgalı bir duruş bile değil. 

Oysa bilmezdik biz çocukken sınırlar ötesinde dökülen kanları, ağlayan çocukları, kanadı kırılmış ebabil kuşlarını, onuru yıkık anaları, bacağı kopmuş erleri… 

Bilmezdik zehri şifa diye zerk edenleri… 

Uçaklar yalnız gurbete giden babalarımızı çağrıştırır ve el sallardık buğday tarlalarından göğün maviliğine… 

Ana gibi yâr, Bağdat gibi diyar olmazdı. 

Aşığa Bağdat sorulmaz ve yanlış hesap Bağdat’tan dönerdi. 

Şehirlerin şahı idi. 

Meleklerin kanatlarını üzerine gerdiği Şam’dan bir ateş yanıyor, dumanı Yemen’i, Mescidi Aksa’yı, Özbekistan’ı, Afganistan’ı, Arakan’ı, Çeçenistan’ı, Keşmir’i, Kırım’ı, Moro’yu, Mısır’ı, Doğu Türkistan’ı sarmış. Mazlumlar bir tenhada kendine nefes arıyor.

 Bir sessizlik bürümüş geçtiğimiz baharı, sancağı hüzünle dalgalanıyor.

Yeni bir dünyadan, yeni normallerden, yeni bir yaşamdan, alfabenin son harflerine denk gelen yeni bir kuşaktan bahsediliyor. Bahsetmek az gelir belki, mıh gibi çakıyorlar dimağlarımıza ince ince ve sezdirmeden. 

Bu dünya da her yeni gündüz ile yurtsuz, karnıboş, en basit insanî gereksinimlerini bile cellatlarının lütuf zannına dönüştürdüğü bir kimsesizler gürûhu vardı, yaşarken diri diri toprağa gömülen umutlarıyla yetinmeyi öğrettikleri ve canları hiç pahasına pazara çıkarılanlar kimsesizler mezarlığında Fatiha’ya muhtaç uyurdu, ecel hakikati yokmuş gibi ölüm sayılarını veriyorlardı.

Küresel bir akıl danesi ile ölümsüzlük ya da sürekli ertelenmiş bir ölüm fikri! 

Ölümü de öldürdüler! 

Aylan bebeğin karaya vuran ufacık bedeni bile ölümü aklımıza getirmezken kendi ipliğimizi aradık can pazarlarında. 

Aylan’ımın soğuk bedeninin müsebbibi olanlar “Dünya İnsanî Zirvesinde” gözyaşı döküp çare aradılar(!) 

“Bir katil olay mahalline mutlaka geri döner”. 

Sezai Karakoç “Evet, insanlık Batıyı içiyor. Fakat bu içiş onu şifaya götürmüyor. Hatta yavaş yavaş zehirliyor onu” dediği gibi… 

 “İnsanlık uyanmaya başlıyor ve Batıdan hesap sorma gücüne ermeğe çalışıyor. Görünüşte Batılılaşıyor, gerçekteyse Batıyla hesaplaşabileceği bir eşit güç düzeyine ulaşmak istiyor. Roma’ya başkaldıran köleler gibi”.

İnsanî ve doğal sorunların sebebi olanlar, dini, dili, rengi, ırkı üzerinden canları kategorize edenler ülkelere demokrasi ve insan hakları dersi veriyorlar. Bir de panzehir sundular elleri ile yaptıkları zehre! 

 “Ülkemizin hiçbir meselesi yoktur ki İslâm ile münasebeti kurulmadan anlaşılabilsin ve çözülebilsin”. Ülkemizin hiçbir meselesi yoktur ki kapitalizm ile olan ilişkisi kurulmadan anlaşılabilsin ve çözülebilsin. (1)

Evde kal dediler! 

Sesiz ol dediler! 

Uzak dur dediler! 

Bir şairin onurlu dizeleri çisenti olup indi gönlümüzün boşluklarına “evlere dönelim, sırtımızın kamburu evlere, cılızlığımızın görkemli korunaklarına, yalnızlığımızın kalelerine dönelim”… 

Döndük… 

Bir beklemeyi üleştik âlem ile…

 El Emin’in ümmetine yaraşır bir beklemeydi bizimki. Edepli, dingin, samit ve sabırlı. Korku ile ümit arasında, yerini bulamamış bir içtenlikle bekledik. 

Toprağın mealini okuduk birbirine bakan yapılardan. “Küçük bir Bâbil gibi her penceresinden ayrı bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartmanlar” (2) teskine yetmedi kurumuş ruhları uyandırmaya. 

Bu tavsama durağında, hız ve haz uğrunda koşarken, gevşeyip dinginleşmeye muhtaç insan “nasibi var ise” olgunluktan ırak ve asmalarda koruk misali tatsız olduğunun ayırdına vardı.

“Sabredin! Hüzünsüz bir neşe ve darlıksız bir bolluk olmaz.”(3) hakikatini unutup anı yaşa, gün bu gündür, bir kere geldik dünyaya safsataları ile zehirlendik. 

Oysa hüznü de hakkı ile yaşamalıydı insan, sabrın, yavaşlamanın ruhun sükununa merhem olduğunu anlamalıydı. 

 Şairin dediği gibi ;

“Her şeyi iyi yanından görmeyi kim öğretti bize? Acıyı görmeyen insan, umutsuzluğu yaşamayan, iliklerine dek, 

Kederin işleyip yaralamadığı bir insan, mutluluktan, 

Umuttan, sevinçten ne anlar? Göğü görmeden, denizi görmeden maviyi anlamaya benzemez mi bu? Bir güz düşünün ki Ömür hanım, ilkyazı olmamış, yazı yaşanmamış, 

Böyle bir güzün hüznü hüzün müdür? Başlamanın bir anlamı varsa bitişi göze almak, bitişin bir anlamı varsa 

Başlangıcı olmak değil midir? Yaşamı düz bir çizgide tutmak tükenmektir. 

Yaşamak zorunda olduğumuz şunca yılı 

Aykırı uçlar arasında gezdirip geçirmedikçe, 

Alışkanlıkların sınırlarını aşmadıkça zaman zaman, yaşamak nasıl yenilik olur tükenmek değil de?’’

      

   Bir bahar gerek şimdi ruhların nadasına ve bir aydınlık kardan beyaz. Bir umut, karşılığı göklerden gelen. 

“Diriliş, ruhun yanıp kavrulma şartlarından doğacaktır. Yanıp kavruluş, sonra diriliş.’’(4)

Hiç olmadığı kadar hasretiz belki toprağa. Hududullahı çiğneyip tükettiğimiz toprağa. Nasıl ki kâinatın ve insanın dirilişi toprakta olacaksa, ruhun dirilişi de toprakta olacaktır. 

Biz toprağa, toprak insanlığa her zamankinden muhtaç. 

 “Bozkır bomboş yatıyor. El uzatacak bir yiğit arıyor. Ne silahın, ne paranın, ne malın önünde eğilmeyeceğiz, sadece Cenab-ı Hakk’ın huzurunda” kul olduğumuzu “ikrar edip gerçek mânâda” hür “olacağız”. (5)

Öyleyse bu baharda yaşlı bir acıya gebe olan dünyanın doğumu toprağa olsun, olmalı, olacak! Çünkü toprak ile münasebeti kesilen her şey kurumaya mahkumdur. O insanın özü ve Ademoğlu’nun hamurudur. 

Öyleyse bu bahar da çocukluğumun taş duvarlar arasından menekşe açan bahçelerine dönelim. 

Kavakların hışırtısına, bağların yamacına dönelim. 

Nenemin bakraçlarına, dedemin tırpan salladığı yonca tarlalarına dönelim. 

Cahit Zarifoğlu’nun “beyaz haberlerine, yedi güzel adamın şiirlerine, öykülerine dönelim. 

Gesi bağlarına yaslanan taş yapıt evimizin uçsuz bucaksız üzüm bağlarına bakan verandasında” ‘‘Yaradan Rabbinin adıyla oku” hakikatiyle çevirdiğimiz kitap sayfalarına dönelim. 

Anlatım bozukluklarının göze batmadığı şivemize dönelim. 

Asfaltta gezen gözlerimizi de alıp, selâm vermekten boynumuzun ağrıdığı köyümüze dönelim. 

Naylon örtüleri de burada bırakıp annemin kapkalın yün yorganlarına dönelim. 

Rahmanın Rahmetinin bir damlasının herkesin rızkına kefil olduğunu unutmadan yaşadığımız günlere dönelim. 

Dönelim ne olur, bu bahar toprağa dönelim. 

 

Selâm ve dua ile 

Birsen BAĞCI 

 

Alıntılar:

(1) Prof. Dr İsmail Kara 

(2) Ahmet Hamdi Tanpınar 

(3) Abdulkadir Geylani 

(4) Sezai Karakoç 

(5) Mustafa Kutlu 

 

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla