Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

10 Aralık 2020

Durdu Burdakal

Çernobil Nükleer Santrali patladığı yıl, Müslüm Gürses ‘Küskünüm’ isimli albümünü çıkarmış, albüm 12 milyon resmi satışla plak dünyasında yeni bir patlama meydana getirmişti. Bu iki patlama arasındaki ilişkiyi bilmiyordum. Aralarında ki ilişkiyi bilmediğim bunun gibi birçok olay vardı. Benim bildiğim ne varsa penceremden gördüğüm kadardı.

                                                                                             güneş

Güneş ışıltısını yüksek binaların arasından dalarak yüzüme vurduğu o günler bana ayrı bir mutluluk verirdi. Annemin tekerlekli sandalyemi sabitleyip işe koyulduğu vakitlerde, güneşle aramızda, onun yaydığı sıcak ilişki başlardı. Sanki her gün benim için doğuyordu, bunun böyle olduğuna inanmak beni çok mutlu ediyordu. 

 

Birde bizim evin olduğu sokak var. Hayatın içinde var olma karmaşasının olmadığı, uzun ince kaldırımların, kaldırımlara dizilmiş sandalyelerin, dizilmiş sandalyelerin önünde birikmiş çekirdek kabuklarının, genelde sarı ve beyaz tebeşirle çizilmiş seksek kutucuklarının olduğu sokak.                

Hep böyle değildi tabi, çoğu günler sıkılırdım, hani sıkılıp çocukluğuma dönecek kadar bir yaşımda yoktu. Sıkılmak… Şu dört duvar arasında sıkılıpta ne yapılır? Evin içini adımlayacak, bırakın evin içini, sağdan sola dönecek bir yetim bile yok. Daha yere düşüp bir yerimi bile kanatmamışken, kurallarını kendileri koyan çocukların oynadığı oyunları pencereden seyretmek canımı acıtıyor. Bu can acısı kimin umrundaydı? Ben kimin umrundaydım?       

                                                                                                   misafir günü

Bugün misafir günü. Misafirliğe gelen herkesin benimle konuşma isteği olacak. Samimi konuştuğunu ve bu samimiliğe inandığımı sanan komşuların “Nasılsın bakalım?” sorularının kafamı şişirmekten başka bir şey olmadığını onlara anlatmayı ne kadar çok isterdim.                                            

“Nasılmış bugün hanım kızımız?”

Bilmem nasılım? Sana kendimden bahsedecek değilim. Sen beni duymazsın. Duymuş olsaydın nefret ederdin ama nefret ettiğini de söyleyemezdin. Ama madem sordun söyleyeyim, içinde kaybolma isteği taşıyan biri gibiyim. Oldu mu? Anladın mı? Anlamadın değil mi? Şimdi biraz uzaklaşsan yanımdan. Uzaklaşsan da bende biraz hissetsem kaybolmanın ne demek olduğunu.

 

“Nasıl gidiyor Durdu?”

 

Her zaman böyle olduğum yerde duracağımı öngörerek mi koydular bu ismi acaba. Hem “Nasıl gidiyor Durdu” ne demek oluyor. Gitmek fiilini duran birine neden soruyorlar. Gidiyor işte, dura dura gidiyor. Ne bileyim… Nasıl tarif edeyim? Gitmek için yol ister desem, yol gidilmek ister, gidile gidile bitirilmek ister desem … “Nasıl gidiyor “derken beni görüyor musun gerçekten, çünkü senin kuyunun  görülmeyen kısmıyım ben. Bir yerden gelip bir yere gitmiyorum, oradayım, senin o acınası “acıyıcı” bakışlarının kuyusundayım. Kendi kuyunun ne kadar karanlık olduğunu görebilsen.

 

Annem kahve yapmaya mutfağa gitti.  Dedem kahveciydi… Bizim evde içilen kahvelerin tadı da kokusu da bambaşka olurdu. Dedem bu bambaşkalığın nedenini “Sana bir sır vereceğim güzel kızım” diyerek anlattığında kahve hakkında ki tüm düşüncelerim değişmişti. Dedemin eve getirdiği kahve, Endonezya’da Asya Miski denen kedinin yedikten sonra  sindiremediği kahve meyvesinin çekirdeklerini, dışkısından ayıklayıp kavrulması sonrasında elde ediliyormuş….

 

“Ayyy kız, sizin bu kahvenin ayrı bir aroması var… Nasıl yapıyorsun, biz evde yapıyoruz böyle olmuyor, rengi, tadı çok değişik”

Annem başını dik tutup, gururlu bir edayla,

“Olsun o kadar Aytenciğim, kırk yıllık kahveci kızıyız” 

                                                                                               rüya   

Diriler rüyalarında ölüleri gördüklerinde ” Ölüden diri haber” derler. Peki bir ölü rüyasında diri görürse… Ölüler rüya görür mü? Bilmem…

Ben rüyamda bir ölü gördüm. Gençti. Ayakkabıları çamur içinde, kıyafetleri ıslanmıştı. Yüzünde ölülerde görülen solgunluk yoktu. Daha çok, henüz tamamlayamadığı işlerin düşüncesi vardı. Ölü olduğunu da sadece ben biliyordum. Kimseye anlatmadım. Hayır konuşamadığımdan ya da diri bir habere ihtiyacım olmadığından değil. Anlatamazdım, çünkü ölü öyle istedi. Kimseye anlatma dedi. Demek ki, konuşmayı beceremeyen bir dirinin rüyasında olduğunun farkında değildi.     

                                        

Koridorda telaşla koşuyordum. Üstümde, geçen gün evimize gelen kızda gördüğüm gök mavi düğmeli kırmızı gömlek vardı. Koşmayı becerdiğim rüyaların sonsuza kadar sürmesini isterdim. Koşmak beni içinde bulunduğum durumdan kurtarıyordu. Koştukça tekerlekli sandalyemden, o hiç sevmediğim ayağıma sardıkları turuncu battaniyeden, sırtıma dayadıkları işlemi yastıktan kurtuluyordum. Rüyaydı işte, nasıl istersen öyle devam etmiyordu. Durdum. Koridorun sonunda bir odaya geçtim. Ölüde oradaydı. Gişesiz saçma sapan bir filmden kalmış dekorların arasından bana bakıyordu. Yüzünde beliren düşünce hala geçmemişti. Eliyle odanın ortasında bulunan bavulu gösterdi. “Haydi toparla şunları da gidelim “dedi. Bavulun yanına gittim. İnceli, kalınlı eşofmanları, kazakları, yün çorapları yerleştirdim. “Botlar sığmaz ama şemsiyeyi mutlaka al, yağmura yakalanırsak kullanırız” dedi. Seni tanımıyorum diyemedim.  “Senin tanıdıkların sana, benim tanıdıklarım bana ” diyemedi. Telefon çaldı, uyandım.

Annem; “Yapma ya çok üzüldüm. Allah rahmet eylesin, gencecik çocuktu, nasıl olmuş” diye uzunca konuşmadan sonra telefonu kapattı.

“Bizim muhtarın oğlu Necdet ölmüş” dedi.

Bizim köyde her çocuk babası ile anılırdı. Muhtarın oğlu Necdet odun kesmeye giderken sağanağa yakalanmış, büyükçe bir ağacın altına sığınmış, sonra yıldırım düşmüş ve ölmüş. Demek ölüden diri haber değildi benim rüyam. Demek ki şemsiyeyi ihmal etme demesinin sebebi sağanağa yakalanmış olmasıydı. Ailecek üzüldük. 

                                                                         dönüşüm

“Çok zor Cahide… Gözlerimin önünde eriyor biricik kızım. Yıllardır bir şey yapamıyoruz. Sen biliyorsun işte gitmediğimiz doktor kalmadı. Bizi duyuyor mu, anlıyor mu bilmiyorum? Allah hayırlı ömür versin ama çok yoruldum. Bir anne için ne kadar zor bilemezsin. İşte senin de kızın vardı, maşallah evlendi, yuva kurdu. Bu çocuk biz ölürsek ne yapar ne eder? Bize bir şey olmadan Allah emanetini alsa”

Ahh!!! Benim güzel annem bir bilsen, yıllardır her sabah ama her sabah gözümü her açtığımda, yaşadıklarımın kabus olmasını, “Durdu Burada kaldığı bir sabah bunaltıcı düşlerden uyandığında, kendini yatağa bağlı hasta bir kıza dönüşmüş olarak buldu” diyen yazarın “Dönüşüm” cümlesi olduğumu, bunların bir düş olduğunu umarak uyanıyorum. Ama bunlar bir düş değildi işin kötüsü bende hiç düşmemiştim.

Behcet Ulaş Alıcıoğlu

 

3 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla