Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

24 Aralık 2020

El-Hamra Kızıl Karanfil: Kuzgunlar

Hayatı her zaman en taze yerinden ısırın dostlar.  Parmaklıkların arkasında geçen 5 aydan sonra yaşamın bana öğrettiği – ki emin olun benim gibi özgürlüğü ilk kez kısıtlanmış ve parmaklıkları ancak filmlerde gören birinin gözünden –  tarifi edilemez bu 3 ayda öğrendiğim tek şey yaşamın en taze yerinin özgürlükten alabileceğiniz en büyük ısırık olduğudur. Geçen son 5 ayda yargıcın önüne defalarca çıkmama rağmen delil yetersizliğinden mahkeme erteleniyor, her karar anında soğuk terler atıyordum. Bu korkunun sebebi eskisi gibi görünmeyen en ufak bir ipucu için talan edilen evim değildi. Evet, istedikleri kadar arasınlar diyordum kendi kendime bulabilecekleri hiçbir delil yok. Neyse ki korkularım yersiz çıktı mahkeme bu sefer de yine delil bulamayınca tahliyeme karar vermişti.

Aah! Evet, gün ışığı… Yılın son güneş ışıkları bulutların arkasından süzülerek yerini gri bir gökyüzüne bırakacağını haber verirmişçesine son kez tenimde geziniyordu, özgürlüğü hiç bu kadar özleyeceğimi düşünmezdim.  Tutsaklık sona ermişti fakat yine biliyordum ki bu aslında bir başlangıçtı. Devletin aleyhimde tüm şahit ve delilleri kullanarak –bunlara öğrencilerim de dâhil- bu eski eserin peşine düşmesi hayret vericiydi.  Peki, ama o eski kitabı önemli kılan şey neydi? Fakat bunları düşünecek çok vaktim yoktu zira peşimi bırakacaklarını düşünemezdim harekete geçmeli ve bir an önce örümcek ağları ve tozlara emanet edilene ulaşmalıydım.

Artık elimdeydi ve ulaşmak elbette ki kolay olmadı. Hapisten çıkar çıkmaz doğruca evime gidemezdim bunun yerine birkaç günümü kütüphanede eve ulaşmanın fırsatını kollayarak geçirmiştim. Sonunda başardım uzun bir ayrılıktan sonra eski bir arkadaşla buluşmuşçasına heyecanla sürüyordum arabayı, uzaklaşıyordum bu şehirden. Gidebileceğim tek bir yer kalmıştı. Kara meşe ağaçlarının arasında zamanın eskitmeye yüz tuttuğu, çocukluğumun masum hatıralarıyla dolu bu yer şehirden bir hayli uzaktaki eski aile evimizdi.  Sonbahar yapraklarıyla örtülü ıslak çamur zemine bırakılan yabanıl izlere, ağaç gövdelerine özenle oyulmuş yuvalara ve her biri bir müzikalin parçası gibi gökyüzüne bırakılan muhteşem tınılara da bakılınca şehir yaşamından uzak bu yer benim için bulunmaz bir lütuf gibiydi.

Şöminenin alev almasıyla komadan çıkan bir hasta misali tekrar hayat bulmuştu burası bense aylarımı feda ettiğim bu eserle kaldığım yerden devam etmek istiyordum. Geride bıraktığımız ayrılık günlerinde yıpranan kitap değildi kuşkusuz, ama ona ulaşma çabam, isteğim ve arzularım bu kısacık ömrümde benliğimi yıpratmış düşüncelerimi esir almıştı. Hapishanede geçirdiğim süre boyunca karmaşık rüyaların merkezindeydi bu kitap. Onun yani Tabibin yaşadıklarını bizzat deneyimliyordum; gün geliyor gemide dalgalarla boğuşup mide bulantılarıyla uyanıyor, Pomezia’nın yoksulluktan kırılan ortaçağ sokaklarını dolaşıyor tezgâhlardaki bayatlamış balıkların kokusunu alıyordum ve ister inanın ister inanmayın bu kokuyu hala hissedebiliyorum.  İlginç olan başka rüyalar da vardı elbette, Tabib Zahir’in hastalıklar için kullandığı bitkilerden bazılarını daha önce hayatımda hiç görmemiş ve koklamamış olmama rağmen kokularını biliyordum. Beynim bir şekilde O’nun yaşantılarını kendi deneyimlerim olarak algılıyor ve bilinçaltıma yerleştiriyordu peki ama ya kokular, hisler, acılar? Bilemiyorum…

                                                                                 

 

 

1348 Şevval -1 Pomezia/İtalya

Buraya gelişimin üzerinden haftalar geçti, karanfil kokulu sokaklarında; ilk içtiğim sudan, yediğim taze buğday kokulu ekmeğinden, çocukluğumun ilk kavgalarını, küslüklerini ve dahi aşklarını tattığım Zahara’dan ayrılışımın. Aynı dili konuşup aynı dinle ve kültürle büyüdüğüm dostlarımdan ve özellikle biricik kızım Meryem’den ayrılışımın… Kendimi buraya ait hissetmek, kültürünü, dilini, yaşantısını benimseyip bunların önceki yaşantıma kavuşma umudumu yok etmesini istemiyorum. Her ne kadar buradaki insanlar gibi giyiniyor olsam da bu küçük hatırat bana aslımın ne olduğunu daima hatırlatacaktır. Bu yabancı şehirde, yabancı insanların arasında yalnız olan ben aynı zamanda bir başka yabancıydım. Benim gibilerine pek alışkın olmayan bu tehditkâr bakışların atlında bir gezintimin özeti bugünkü yazılarım. Gri bulutların altında, dumanların ve kirli kokuların arasında mahsur kalmış Pomezia sokakları, yalnızca yaşama isteğiyle bugününü kurtarmaya çalıştıkları dününü unutmuş aynı zamanda yarını için umudunu çoktan kaybetmiş yoksul insanların bir barınağı sadece. Barınak diyorum evet, çünkü yalnızca barınma işlevini gören bu sokaklar kilisenin ve onun kuklası olan kralın çoktan unuttuğu; sevgiyi, gülümsemeyi, dostlukları kısaca benliğini kaybetmiş insanların meskeni. Balçıklarla bezenmiş, lağım farelerinin artık görmezden gelinip, haşerelerin açık büfe haline getirdiği balık tezgâhlarıyla bu sokaklar koyu bir duman ve sis altında her şeyiyle kabullenilmiş bir yuva haline gelmiş. Bugünkü kısa seyahatimin bir hediyesi oldu bu içime sinen koku. Renklerin terk ettiği, siyahın ve grinin zorbalığı altındaki bu şehirde ben; renkleri, sevgiyi ve umudu unutmamaya and içiyorum…

‘’Karanlık bir tarihin, karanlıkta kalan insanlarıydı onlar. Gözlerindeki tehditkâr bakışların altında bir yerlerde yardım çığlıkları vardı. Tanrıdan umutlarını çoktan kesmişlerdi çünkü kendilerine tanrının kılıcı diyen zalimler rahmeti tanrıda unutmuşlardı.’’

Bu sözlerle bitiriyordu Tabib Zahir eski sayfayı, aslında yaşamı okumuş, biz insanları özetlemişti bu cümlelerinde. İnsanlık özündeki kötülüğü hep hatırladı tarih boyunca, bugün sevgiye, umuda, barışa ve renklere inandığımızı söyleriz. Geçmişteki zalimler artık bizler miyiz? Onların unuttuğu gibi biz de mi unuttuk yardım çığlıklarını. Hissettiğimiz sevgi, umut ve barış ne kadar gerçekçi ve samimi? Peki ya gördüğümüz bir karanfilin mi kızıllığıdır? Yoksa ellerimizdeki kan mı?

1348 Şevval -2 Pomezia/İtalya

 Şevval ayının ilk haftasının son günüydü. Tombul ve bir o kadar ağır ellerle sarsılarak uyandırıldım…

Dinle! Sessiz ol…

 Dışarıyı işaret ederek küçük tahta pencereden bakmamı istedi Hakim, çamurlu sokaklardan geçen bir dizi süvari ellerinde taşıdıkları Haçlı flamalarıyla şehrin merkezine doğru yol alıyorlardı. Benliğimi unutturmaya yemin etmiş soylu kıyafetlerini giyerek, neler olup bittiğini anlamak için hızlı adımlarla evden ayrıldık. At toynaklarının çamurda bıraktığı çukurları takip edercesine şehrin merkezine doğru meraklı kalabalığa katılarak bir müddet ilerledik. Şehir meydanına vardığımızda hayretler içerisinde kalmıştı gözlerim. Görüntüler halen gözlerimin önünde tüm çarpıcılığıyla belirmekte olduğundan tasvirini yapmak çok zor olmayacak. En ortada elinde papadan mühürlü bir parşömen bulunan kişi diğerlerine göre ürkütücü değildi. Başında Meryem ana ve bebek İsa’nın resminin bulunduğu altın rengi desenlerle işlenmiş beyaz bir başlık, kırmızı yakalı beyaz uzun bir elbise ve göz kamaştırıcı mücevherlerin özenle yerleştirildiği som altından bir haç ile Papayı tüm ihtişamıyla temsil etmekteydi. Sağında ve solundakiler; keçi derisine benzer deri bir şapka, baştan aşağı siyahlara bürünmüş, tenlerinin her tarafını örten uzun elbiseleri ve yüzlerindeki kuzgunların gagasını andıran maskeleriyle korkutucu bir görünüme sahiptiler. Halk arasında fısıldaşmalar artmıştı kimisi bunların insan olmadığını tanrının kilise aracılığıyla Pomezia’ya ceza olarak gönderdiği zebaniler olduğunu kimisi de grubun sayısına bakarak bunların mahşerin dört atlısı ve kıyametin yaklaştığının alameti olduğunu fısıldıyorlardı. Rahip uğultulara son vermek adına sağ elini kaldırarak parşömeni okumaya başlamıştı. Hâkim okunanları Latinceye kayan aksanıyla Arapçaya çevirerek kulağıma fısıldıyordu. Aklımda kalanları buraya aktaracağım:

  • Yüce Tanrı; kiliseyi ve onun yeryüzündeki kılıcı yüce Papayı ve Kralımızı korusun! Bu ferman günahlarına karşılık Tanrının gazabı ve lanetine uğramış siz Pomezia halkına yine yüce Papanın size bahşettiği şefkatin bir simgesidir. Sizleri bu gazaptan korumak adına gönderilen heyete kuşkusuz biat edin. Emirlere karşı gelmek başta Tanrı, kilise ve yüce Papaya karşı gelmektir.

Bu sözlerin ardından çılgınca bir olay yaşanmıştı. Rahip bir ayin düzenleyip aynı kaptan tüm halka ekmek ve şarap ikram etmiş ve bunların gazaptan kurtuluşun bir vesilesi olacağını söylemişti. Hayretler içerisindeydim salgın bir hastalığın tedavisi bu olamazdı. Halkı yoksulluğa terk edenler şimdi de kendi elleriyle zehirliyor, baskıya ve zorbalığa boyun eğen halk ise sırayla ölüm fermanını imzalıyordu…

            Kitabın her sayfası bugüne ışık tutuyordu. Halkın karanlık ellerde kukla haline geldiği, bunu yaparken de en üst inanç ve erdemlerin kirli amaçlara alet edildiği kötülüğün geleneksel bir vasiyetiydi adeta.

                                                                                              1348 Şevval -7 Pomezia/İtalya

            Çok geçmeden beklenilen gerçekleşmişti. Kilisenin kurtuluş vaatlerine kanan halk hastalığın geçtiğine, Tanrının sözde gazabından kurtulduğuna inanmaya başlamıştı. Ancak bu inanış çok geçmeden yerini yeniden filizlenen korkuya bırakacaktı. Kuzgunlar (onlara bu ismi veriyorum) sokaklarda devriye gezerek hastalıklı kişileri yaka paça alıp direnenleri kiliseye karşı gelme suçundan idam ediyorlardı. Cesetler meydanda yakılıyor bunun da günahlar için kefaret olduğu söyleniyordu. Bense bu küçük yuvamda bu satırları yazarken artık yalnız değilim. Hâkim’in bir sabah apar topar evime getirdiği bu kişinin adı Alberto’ydu, Hâkim’in söylediğine göre şehrin ileri gelenlerinden biri olan bu adam yoksul tüccarlara yüksek faizle borçlar veriyor, zamanında alamadığı borçları emri altındaki adamları kullanarak zorla tahsil ediyormuş. Hâkim kuzgunların elinden zorla kaçırıp kurtardığı bu adamı gizlice evime getirmişti. Aniden yaptığı bu eylem başta sokaklarda ölüm meleği gibi devriye gezen kuzgunlara ve onların başı kiliseye karşı başkaldırıştı. Can borcum var diyorum bu yüzden ona kızamam elbette ancak can borcunun karşılığını yine canımla mı vereceğim? İyi yanından bakıyorum, bir bakıma hastalığı araştırmam için bir fırsat olacak belki de bu yaşlı adam, kim bilir… İlk tanılara bakılacak olursa mikrop henüz ciğerlerine nüfuz etmemiş ancak bu havaleler ve baş ağrıları şimdilik onu rahat bırakmayacak. Ateşinin düşmesi ve rahat bir uyku uyuyabilmesi için karanfil ve menekşe karışımı bir çay hazırladım bu ona iyi gelecektir. Odaya sinen kokuyla birlikte Endülüs sokakları artık çok uzakta değil…

1348 Şevval -14 Pomezia/İtalya

            Öksürükler… Duvarlarımın arasında akseden,  dinmek bilmeyen, her seferinde yaşlı adamdan dakikalar, saatler koparan, çaresizliğin, yakarışların ve çığlıkların sesi öksürükler. Tahminime göre hastalık bedenine nüksedeli birkaç gün olmuş. İlk belirtiler arasında yüksek ateş ve dinmek bilmeyen baş ağrıları vardı. Hastalığın ilerleyen süreçleri mikrobun ciğerlere yerleşmesiyle bu etkilere bir de öksürükler eklendi. Hastalığın henüz ikinci aşamasında olan bu yaşlı adam için hatıralar her acıyla bir bir yerini yaşama umuduna bırakıyor, geçmişini anımsamanın yerini hayata tutunma arzusu alıyor. Mum alevinin bu kasvetli havaya katkılarının son raddelerinde mürekkebimi burada noktalıyorum. Aynı ortamda bulunduğum bu yaşlı adamın çilelerinden bir numune alırcasına baş ağrılarıyla birlikte göz kapaklarım da beni derin sessizliğe çağırıyor… Yarının, umudun ve şifanın günü olması duasıyla.

Tabibin bu son cümleleriyle birlikte hislerimizin yanında yorgunluğumuzu da paylaştığımızı hissederek, tozlu, aynı zamanda gıcırtılı bir yatağa doğru yol alıyordum. Tam o sırada ormanın derin karanlıklarından eski tahta pencereme yansıyan ışık huzmesi beni bu kararımdan vazgeçirmişti. Gittikçe yaklaşan, yaklaştıkça vücuda, ellere ve kollara sahip olan bu ışık gecemin yalnızlığına bir son verecekti. Kapı tıklatmalarının ardından karşımda, siyah gömleği, kırmızı parlak kravatı ve elindeki ufak çantasıyla, henüz otuzlu yaşlarına yeni girmiş birisi belirmişti. Kendisini tanıtarak üniversitedeki öğrencilerimden biri olduğunu ve buralara kadar beni takip ettiğini söyledi. Başımdan geçen olayları yakından takip ettiğini ve hükümetle herhangi bir bağlantısının da bulunmadığını beyan ederek kendisini içeri davet etmemi istedi. Ne kadar güvenebilirdim ona? Belki de artık yerimi öğrenmişlerdi? Belki de yalnız değildi? Tüm deliller ve ben artık ellerindeydim. Beni suçüstü yapmaları an meselesi olabilir miydi? Yalnızca birkaç saniye içerisinde tüm bu soruları kendi kendime soruyordum.

  • Bay Gabriele?

Çaresizdim, nezaket kurallarına yaraşmayacak bir şekilde ağız ucuyla içeri davet etmiştim. Bu esnada dikkatimi çeken bir başka şey daha vardı evet hatırlıyorum, takım elbisesinin kesiminden, kol düğmelerinde ve ceketinin cep bölümündeki armadan inançlı bir İtalyan olduğu kanısına varmıştım. Armada ve kol düğmelerinde teslis (Hristiyanlıktaki üçleme, haç sembolü) kabartması ve etrafına ince işçilikle işlenen Latince ibareler vardı.

 

Peki ya bu arma? Bu ibareler? Tok sesinin verdiği irkilme ile derin düşüncelerimden uyanmıştım.

  • Ne zamandan beri buradasınız Bay Gabriele?

Gözleri şöminemin önünde kaderinin soğuk Akdeniz sularından koparılarak, pişmek için bir tavaya alelade atılmış ancak çoktan varlığı unutulmaya yüz tutmuş çürük balıktaydı…

  • Bilmiyorum…

Ahmet Tunçdemir

5 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla