Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

12 Eylül 2020

El Hamra:Kızıl Karanfil

Sözcükler… Harfler… İç içe geçmiş tümceler… Hiçbir zaman bunların hayatımı bu denli değiştireceğine inanmazdım. İnsanların derinliklerinde sakladıklarını, bilgiyi, öğrendiklerini, dünyaya bakışlarını -ne kadar farklı simgelerle, harflerle ifade edilse de- ne kadar ayrı dünyalarda yaşasalar da ve ne kadar iç dünyaları farklı olsa da insanların belki yıllar hatta çağlar geçse de insanları değiştirip bir başkası yapabileceğine bu kadar inanmazdım. Tesadüf, karma, tanrı, adına ne derseniz deyin hayatımda bu denli değişime sebep olan bu olayın hala ben de bir açıklamasını bulamadım. Sıradan hatta sıradan kavramının içini bolca doldurup taşıracak bir hayata sahiptim. Rutin işler, günlük hayatın koşuşturmacası –bu benim için bir maraton gibiydi- dersler, araştırmalar, tezler, öğrencilerimin derslerde anlattığımın en ufak bile yakınından geçmeyen cevap kâğıtları, her şey ama her şey olağan bir şekilde ilerlemekteydi. Üniversitede dil ve arkeolojik çalışmalarda ihtisas sahibi aynı zamanda ülkenin en iyi üniversitesinde eğitim görmüş uzmanlığını aynı üniversitede almış ve yaklaşık 7 dil bilen bir hocası olarak nerede bir arkeolojik kazı olursa benim haberim olmadan başlamaz veya bitmezdi. Bu kazı çalışmalarından nadiren çok değerli eşyalar çıkar ki bunlar genellikle büyük parçalar ve bu zamana kadar ustanın elinden daha yeni çıkmışçasına korunmuş –ki bunların çıkarımı dahi çok hassas bir şekilde ilerler ve bazen 1 hektarlık arazinin kazımı bile haftaları hatta ayları alır- nadide parçalar olurdu.

İşte benim hayata bakış açım da böyle bir kazıdan sonra değişmişti. Şehrin yaklaşık 32 km dışında Roma’nın güneyindeki Pomezia’da yaklaşık 1,5 hektarlık alanda yoğun bir şekilde çalışmalar başlamıştı. Çalışmanın nizami bir şekilde ilerlemesi için ve aynı zamanda çalışmayı yakından takip etmek için her günün birkaç saati orada bulunmam gerekiyordu. Beklentim sıradan bir kazı çalışması olması yönündeydi keza öyleydi de. Kazının 2. haftasına kadar her şey rutin bir şekilde ilerlemekteydi. Kafalarındaki kasketin alınlarında bıraktığı izler hariç derilerinin büyük bir çoğunluğu güneş ışınlarıyla kavrulmuş, taşeronlarının kendilerine ‘bahşettiği’ yer yer yamalı, terlemekten fildişi rengini almış kazaklarıyla günlüğü birkaç dolara çalışan işçilerle, kazı üzerinde daha narin daha ince işçilikle çalışan arkeoloji bölümü öğrencileri kazının olduğu bölgede hummalı bir şekilde çalışmaktaydı. Henüz gün bitmemiş ancak paydos etmenin vakti gelmekte, günün yorgunluğu kendini çalışanların üzerinde yavaş yavaş belli etmekteydi. Ben bu sırada kazı alanın kuytu bir köşesine itinayla yerleştirilmiş prefabrik ofisimde bir yandan kahvemi yudumlarken bir yandanda gelen yeni bulguların takibine ve kazı alanının krokisi üzerinde çalışmaktaydım. Aniden açılan kapının şiddetiyle bardaktan dökülen kahve artık krokinin üzerinde dans edercesine gezinmiş, bir akarsuyun kolları gibi alabildiğine dağılmıştı:

– Efendim, bunu görmeniz gerek!

Kızgınlığımı ve şaşkınlığımı bir yana bırakarak kazı alanındaki büyük karmaşanın olduğu yere koşar adımlarla gittim. İşte hikâyemin ana unsuru karşımdaydı. Yaklaşık iki metre uzunluğunda büyük bir lahitti bu. Adeta içerdeki bir şeyin dışarı çıkmasına izin vermek istemiyorlarmış gibi üzeri çimento benzeri bir karışımla iyice kaplanmıştı. Kazı alanından yavaşça ağır iş makineleriyle lahiti kaldırıp, içini açmak ve incelemek üzere dışarı çıkardık. Lahitin üzerini temizlediğimizde çivi benzeri bir keski aletiyle lahitin üzerine oyulmuş tek cümlelik şu Latince sözle karşılaştık:

“Tabip Zahir burada yatmakta, Tanrı onu krallığına kabul etsin…” Heyecan içinde lahitin içini açmaya koyulduk, dört tarafına çakılmış çivilerden kurtulmamız çok zor olmadı zira çoktan paslanmış çürümeye yüz tutmuşlardı. Artık o an gelmişti lahitin üzerini örten kapağı kaldırdığımızda yaklaşık 1.75-80 boylarında bir iskeletle karşılaşmıştık. Boylu boyunca uzatılmış bu iskeletin üzerinde yıpranmış ve yer yer yamalı bir siyah cübbe, baş kısmına sarılmış toprak rengine bürünmüş bir kumaşla öylece uzanmaktaydı. İskeleti yakından incelediğimde bunun bir erkek bedeni olduğunu ve sağ eli ile kaburga kemiklerinin arasında yaklaşık not defteri boyutlarında bir kitap olduğunu fark ediyorum şaşkınlığımla birlikte bir yandan heyecandan ellerim titriyor bir yandan da kitabı bulunduğu yerden yavaşça çıkarmaya çalışıyordum. Bir rüyanın içerisinde gibiydim bakınız dostlarım: bir kazıda nadide parça çıkarmak büyük bir başarıdır ancak insan iskeletleri, işte onlar birer hazinedir, onlar size cömertçe her şeyi sunar; kazılan yer neresiydi? Bu bedenin sahibi, dili, ırkı, kökeni kısacası tüm yapbozun en değerli parçasıydı: “Dört köşeli parça!”.

Kitabı aldığım gibi incelemek üzere evime götürdüm. Kapıyı açtığımda beni yegâne dostum olan kedim karşılıyor ancak aç olup olmasına aldırış etmeden el çabukluğuyla bir yandan kabına mamasını koyarken bir yandan kahve makinesinin tuşuna basıyorum. Ellerim titriyordu, kedime mamasını verdikten sonra masa lambamı açıp önüme kitabı aldım. İşte karşımdaydı, gözüme çarpan birkaç yırtık dışında bütünlüğü çok bozulmamıştı, deriyle kaplanmış kestane kahverengisi dış kabı zamanın azizliğine uğrayarak yer yer parçalanmış ve obur haşerelerin bilmem kaçıncı öğünü olan eskimiş tozlanmış sayfalarla bunları kabının içinde bir arada tutmaya çalışan ancak vazifesini yerine getirmeyi çoktan unutmuş bir ip görüyordum. Dış kabındaki tozlardan kurtulmak için kuvvetli bir şekilde üfledim, daha tozlar havada uçarken ipi çözüyor karşıma Latin harflerinin çıkmasını bekliyordum, fakat olmadı. Şimdi karşımda eski bir yazıtı andıran tek cümle Arapça bir yazı vardı. Neyse ki bildiğim birkaç dil arasında Arapça da vardı. Bu konuda bir an duraksayıp kendimle gurur duyuyor bir yandan da bildiğim diller arasında olmasının şansıyla okumaya başlıyordum. İlk sayfa şöyle bir ithafla başlıyor:

“Biricik kızım Meryem’e”

İçimdeki garip heyecan yerini meraka bırakarak sayfayı yavaşça çeviriyordum…

749 Ramazan- 7 Endülüs Açıkları Başım dönüyor, kafamı kaldıramıyorum… Kalemimden düşen mürekkep damlası bile bu sarsıntıya dayanamıyor, sayfamın kenarlarından süzülüyor… Yanımda getirdiğim bohçadan biraz zencefil alıp çiğniyorum, sanırım bugün bu kadar yazabileceğim…

Sayfayı çeviriyordum ancak ne hazin. Sayfaların birkaçı yırtık veya haşerelerin zulmüne uğramış.

749 Ramazan – 11 *Beyazdeniz

Gözlerim maviye artık çok alıştı. İzleyebildiğim tek manzara denizin berrak mavisi ve birkaç martı… Geminin kamarasında hazırlanmış hasırdan yatak ve altında alelade serpiştirilmiş ve rutubetten nem kapmış saman yığını ve yazılarımı onun ışığı altında yazabildiğim bir kandil. Yavaş yavaş bu duruma alışıyorum, gemi artık midemi bulandırmıyor ve sarsıntının sebep olduğu şiddetli baş ağrılarım dinmiş durumda. Karadan ayrılalı 10 gün oldu, biricik kızım Meryem’i şimdiden özlemeye başladım, hayatın bizi bu şekilde ayıracağını kim bilebilirdi… Karımın ölümünün üzerinden yalnızca iki yıl geçmişken onu bu şekilde bırakmak, onun deniz mavisi gözlerini bu uçsuz bucaksız maviliğe bakarak hatırlamak, denizin bana verdiği tek hediye.

Çıktığım bu yolculuğun sonunun nereye varacağını kestirmek zor. Öksürüklü göğüs hastalığının, bulaşıcı olduğunu fark ettiğimiz zaman saraya çağrıldım ve hastalığı araştırmak üzere sultanımız tarafından görevlendirildim bunun için İtalya’ya hastalığın bize geldiğiyere gidiyorum. Hastalığı bize haber veren maalesef ulaklar olmadı, limanımıza gelen İtalyan kamarasındaki mürettebat hastalığı limandaki diğer kişilere bulaştırdı, hastalık kış hastalığına benzemiyor; burundan gelen sıvı veya balgamlı öksürük yok en önemlisi de hastalığın ilerleyen süreçlerinde görülen kan, hastayı yıpratıp ölümüne sebep oluyor. Kış hastalığı tedavisinde kullandığım tüm bitkileri denedim; nane, ıhlamur, zencefil, tarçın bunların sahanda dövülmüş hali veya yüksek ateşte kaynatılmış suları hastaları tedavi etmedi. Hastalığın kaynağının kış hastalığı gibi havadan kaynaklı olduğunu düşünmüyorum zira havalar ısınalı çok oldu… Yalnızca günlerin geçmesini bekleyeceğim fakat şimdi baş ağrıma çare bulmalıyım, bu baş ağrıları beni öldürecek…

Sayfalar her ne kadar böceklerin ve zamanın hışmına uğramış olsa da aradaki bağlantıyı kurmaya çalışarak soluksuz okumaya çalışıyordum.

749 Ramazan -23 Pomezia/İtalya Sonunda karadayım; ayaklarım, bedenim ve başım hala denizin dalgalarıyla boğuşurcasına sallanıyor sanki… Roma’ya 1 haftalık mesafede olan Pomezia adındaki bu liman kasabasına gemimiz yanaştı artık ayaklarım hasretini çektiği toprağın üzerinde. O esnada birisi beni kolumdan hızlıca yakaladı ve beni kalabalığın arasından gizlice çekip alarak kendisiyle gelmemi söyledi. Hızlı bir koşuşturmadan sonra dar bir sokakta durup kendisini tanıttı. Diğer insanlara nispeten daha kaliteli ve şık giyimli bu adam bana asıl adının Ebu Nasır Hâkim olduğunu ve burada sultanın gizli emriyle bulunduğunu ve buradaki herkesin kendisini Patrizio olarak bildiğini söyledi. Hâkim buraya yıllar önce gelmiş görevini başarıyla yerine getirmiş ve bu kasaba halkı tarafından saygıyla anılan bir kişi olmuş artık. Bana ihtiyaçlarımın tamamının kendisi tarafından karşılanacağını belirtip evime kadar eşlik etti. Hâkim yani Patrizio bu kasabada tanıştığım ilk insan ve sanırım güvenebileceğim tek kişi.

Bu günlük, beni adeta kendine çekiyordu. Doktorun yaşadıklarını birebir yaşıyordum sanki denizin dalgasıyla midem bulanıyor, karanfilin tadını ağzımda hissediyordum. Ayak parmaklarımın arasında dolaşan kum taneleriyle artık karada olmanın sevincini ben de yaşıyordum. Tam sayfayı çevirecekken, merdivenlerdeki koşuşturmacayla irkildim, pencereden dışarıya bakınca kapımın önünde bir düzine polis arabası görüyordum, polisler merdivenleri çıkarken el çabukluğuyla günlüğü apar topar bir yere kaldırdım. Aniden kapım hızla çalınmaya başlandı:

– Açın kapıyı Bay Gabriele, tarihi eser kaçırma suçundan TUTUKLUSUNUZ!

Ahmet Tunçdemir

5 2 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla