Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

12 Eylül 2020

Eski Yok

Bir kutuya doldurulup, sabırsız çocukların sallayıp durmasıyla sağa sola savrulan bilyeler gibi, Ankara’da otobüsler. Trafiğin dilini kavramış şoförler, tekrarlı bir oyun gibi yolculara söyleniyor, düğmeye basıp duran çocuklara söyleniyor, ağır ağır inen yolculara söyleniyor, inip giden yolculara söyleniyor; sabahın sekizine, gecenin dokuzuna, dünkü maça söyleniyor. Üstelik büyük bir kayıtsızlıkla yapıyorlar bunu, gerçek bir öfke duymaksızın, diyorum ben. Şafağın kara bulutları parçalayıp kızıl damarlarını çatlatmasından, son yıldızlar çıkıncaya dek bütün bir şehir halkıyla baş etmenin tek sırrı, bu geniş kayıtsızlık. Hep öndeki tekli koltuğa oturan banka memuresi neden daima mutsuzdur? Saat kaçta insanlar yorgun ve tahammülsüz oluyor? Bu genç de bu semte sık sık uğramaya başladı, öğrenciler nerede binip nerede binecek? Toplumbilimciler bir halkın renklerini, perde perde farklılaşan tonlarını izlemek istiyorlarsa şoförlerle ahbaplık etmeliler.

Dalgın dalgın biniyorum, ters bir koltuğa otururken, doğru arabaya binip binmediğimden emin olamıyorum. Vakit acele gelmiş bir ikindi, beklemeden akşama varacak gibi. Fecri kuşluğa, kuşluğu öğlene,öğleni ikindiye tamamlayan saatlerde ne oldu hatırlamıyorum. Metrolar, koşan insan gövdeleri; geniş yollar, koşan insan siluetleri; tıkış tıkış otobüsler, yetişemeyen insan sesleri… Kendini tekrarlayan figür zihnimde belirsizleşiyor. Yanımdaki karşılıklı koltuklardan birine bir teyze atıyor kendini, yer veren kızın elini beklenmedik bir yakınlıkla sıkıp bırakıyor. Karşı koltuktaki amcayla aralarında teklifsiz bir sohbet başlıyor: “Aferin kızım yer verdi, iyi insanımız kalmış, vardır tabi yaa olma mı, kime güveneceks.., mayamızda var o bugüne bakma sen, bitmez dimi iyi insanımız..” kendi kuşaklarının diliyle teskin ettiler birbirlerini. Pencereden dışarı bakarak konuşuyorlar:

– Karayollarında çalıştık yıllarca, şimdi elli kişiye sormadan bulamam yolu.

Otobüse binen çabucak yerine oturuyor, alelacele çıkardığı kulaklığı takıyor, kimseyle göz göze gelmiyor. Amca hafiften övünmeye başladı. Teyze; maaşallah maaşallah, iyi insan bitmemiş, Allah razı olsun’lu dualar mırıldanıyor. Işıkta durduk, trafik durdu, artık susuyorlar. Bir iki saniye beklenmedik bir sessizlikte kalıyoruz, sonunda aynı anda iç çekiyorlar: ”Eski yok.”

Kulaklığı kulağıma götüren elim iki saniye havada kalıyor, araba bir gürültüyle yerinden kalkıp yeniden yola düşüyor, araç az önceki seslerle doluyor yeniden. E S K İ Y O K. Çok bariz, devamlı gözlerine çarpan bir gerçeği yineler gibi. Amca başını geriye atarak birkaç defa daha “yok, yok” diyor. En geniş sessizlik şimdi başladı. Elim ağır ağır iniyor. Herkes yüzünü kendi sessizliğine dönüyor. Teyze artık bizi görmüyor, otobüs tümseklerden geçtikçe gözbebekleri bir sahneyi kapatıp ötekine geçiyor:

Özenle hazırlanan piknik sepetleri, serilen renk renk yaygılar, başına kimin oturacağı hesap edilmeksizin kurulan sofralar, acelesiz yenen yemekler; uzun uzun çay kahve içilip, çaydanlıklar dolup boşaldıkça demlenip koyulaşan; kahveler kaynadıkça tatlanan sohbetler; hakkını verdikçe cömertleşen, büyüyen, genişleyen akşamlar… Sabahları ılık sütler usul usul taslara dökülürdü, bir çaydanlık sabahı uyandırmaya koyulurdu, musluklar şırıl şırıl karşılardı günü. Bugünlerde ne sabahlar sabah sanki, ne akşamlar akşam.

Bunları düşünüyor olmalı.

Bakışları otobüste geziniyor: Nasıl gündüzlerde, nasıl gecelerde yaşıyor bu çocuklar? Şehir merkezinden öğrenci yurtlarının olduğu ilçeye kadar kimse inmez, yol boyu ayakta duracaklar. Sabahları penceresini açtığında, kızına giderken
bindiği otobüste, akşamüstü balkonu süpürürken gözüne çarpıyor öğrenciler. Mütemadiyen köşeleri dönüyorlar, bulvarları geçiyorlar bir ordu gibi, bir minibüsten dökülüp ötekine doluşuyorlar. Günün devamını bilen sıkkın bakışları, ellerinde simitli poğaçalı kese kağıtları (saatlerce bir sofra kurmayı anlayamayan torununu anımsıyor), hepsi bir elden çıkmış gibi duran kıyafetleriyle akreple yelkovanı kovalıyorlar, oltadaki havucu kovalar gibi.

Yaşlandığı yıllarda şehir büyümüş, temposu çoğalmış, istekleri değişmiş. Kadın ve erkeklerin kahvaltısından, öğlen kahvesinden, çiçek sulamasından, bir hısmı sormasından, bir yakaya nakış işlemesinden, dirseklerini pervazlara dayamış dalıp giden kızların vakitlerinden, hatta can sıkıntılarından kırpa kırpa biriktirdiği saatlerle hayatta kalan açgözlü bir deve dönüşmüş. Görüş alanımızı çepeçevre sarmalamış betonların damarlarında, bir büyük yalanı dolaşıyor bu devin: Vakit kazanmak yalanı. Ömründen çala çırpa heybesine doldurduğu günlerini, ertelemelerle bastırdığı heveslerini, meçhul bir yarına ittiği rüyalarını, iradesine bahşedilmiş zaman cevherini sunuyor insan bu yeni efendisine. Adem’in, o en çıkmazda çocuklarının çağı bu. Derin derin uykulardan, daha kuşlar uyuyorken geceyi parçalayan seslerle yataktan fırlamaya; karşılıklı mutfak pencerelerinden taşan sohbetlerden, kapıları uzak apartmanların karanlık koridorlarına razı olmaya nasıl ikna ettiyse, gitgide ayaküstü yaşamaya alıştırmış üzerinde gezen gölgeleri. Fenası, herkes yüz verir olmuş bu yalancı deve.

Şoförün ani freniyle irkilerek düşümden sıyrılıyorum, yandaki koltuklar çoktan boşalmış. Açılan kapıdan hızlıca atlıyorum, nerede olduğumu anlayıncaya kadar araba gözden kayboluyor. Asıl inmem gereken durağa doğru, egzozlu dumanın peşi sıra yürüyorum.

Berfin Selçuk

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla