Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

24 Aralık 2020

Eskici

Mahallenin dar sokaklarında dolaşan ve eski dertleri satın alan bir eskici vardı. Beli iki büklümdü, elleri uzun, kolları güçlü, yüzü çorak iklimlerin toprağına benzerdi. Saçı ve sakalı hep iç içeydi. Bu yaşıma kadar onun bir kez dahi gülümsediğine şahit olmamıştım. Sesi gayet tok ve insanın içine tesir eden bir tondaydı. Kimseyle konuşmaz, ezberlemiş olduğu yoldan ayrılmazdı. Garip bir havası vardı, herkes ona saygı duyardı. 

Kullanılmış ve bir o kadar da yıpranmış eski hisleri yeni umutlarla takas ederdi.”Eskici geldi” diye haykırdığı zaman insanlar kahrolmalarına sebep olan ayrılıklarını, bir başına bırakıldıkları yalnızlıklarını, dökemedikleri gözyaşlarını, edemedikleri küfürlerini ve daha nice orijinal ve başka bir kula nasip olmayan pastörize duygularını siyah bir poşete koyar, poşetin ağzını sımsıkı kapatır, öylece getirip verirlerdi eskiciye.  Poşeti verdiği gibi dönüp ardına bakmayan çok olurdu. Kimi aldatılmışlığını, kimi terk edilmişliğini, kimi çaresizliğini koyardı poşete. 

İnce oyayla işlenmiş kılıflı kutular da getirilirdi bazen. Orada belki de ilk aşklarını muhafaza ederdi insanlar. Elleri bir türlü gitmezdi onu teslim etmeye. Sımsıkı bastırırlardı göğüslerine. Son bir kez dokunurlardı ve eskicinin gözlerine bakmadan kutuyu uzatıp koşaradım uzaklaşırlardı. En çok da bunlara üzülürdüm. Hızla evlerine girer ve tüllerin ardından eskici kayboluncaya kadar bakarlardı.  

Kutsal bir emanetçi gibiydi benim nazarımda eskici. İnsanların en mahrem duygularını alıyordu. Ve onları üst üste koyup başka diyarlara götürüyordu. Belki de onları satıyordu bir kayıp ruhlar mezatında ya da defnediyordu kimsesiz hisler mezarlığına. Koleksiyon oluşturuyordu belki de ikinci el kullanılmış ve bir kenara atılmış hisler adıyla. 

Neler yoktu ki onun heybesinde? Mecnun’dan bugüne yaşadığı rivayet edilir eskicinin.  Nice aşklara doğru yol almış ve hepsini bir şekilde heybesine koymuştu. Mecnun’dan beşerî aşkı satın almış, Eyüp’ten sabrı, Ferhat’tan ise onun külüng ile vurduğu vakit dağa söylediği “çoğu gitti azı kaldı”  bercestesini… Kaf Dağı’naydı yolculuğu. Belki de Kaf Dağı dediği onun heybesiyle taşıdığı her türlü duyguların oluşturduğu yapay bir dağdı. Etrafında karanlıklar hüküm sürüyordu Kaf Dağı’nın, dikenler bitiyordu insan boyu, ejderhalar uçuyordu zirvesinde. Ve eskicinin heybesinde taşıdığı ahlar başını bir siyah duman gibi sarıyordu Kaf Dağı’nın. Uçurumlarında dağın yankısı gelirdi efgan içinde olanların.

Eskici aşk toplardı en çok. Çünkü herkes âşık oluyordu. Bir grip gibiydi aşk, ister istemez bulaşmak zorundaydı herkese.  Her iklime uyardı,  her insana… Ve en çok da aşk dolu poşetler alıyordu eskici. Nice yaralı kalbin atışını duyardı sırtında taşırken heybesini, nice gözyaşını hissederdi tenine değince. Ve onları azat edince hafiflerdi eskici, kuşa dönerdi. Semah ederdi durduğu yerde. 

Bir defasında adamın biri insanlığını getirip teslim etmiş ona. Öyle poşette falan değil,  ayan beyan… Eskicinin gözleri dolmuştu ama işi buydu, almak zorundaydı.

Şefkatinden tutun da vicdansızlığına kadar insanın her türlü olumlu ya da olumsuz duygusu onun heybesinde taşınmış Kaf Dağı’nın eteklerine.  Aklını veren de olmuş, kalbini söküp getiren de. Kimi evladını yitirmiş dayanamamış acısına, kimi annesini kaybetmiş gücü yetmemiş öksüzlüğüne, kimisi de babasını kaybetmiş yetimliğini yedirememiş gururuna. Toplayıp getirmişler acılarını, öksüzlüklerini, yetimliklerini eskiciye. Kimisi de sevdiğini kaybetmiş, dayanamamış daha fazla acısına. Kalbini sunmuş eskiciye.  Hikâyesi çoktu eskicinin ama ketumdu. Onurunu getirenler de vardı. Gururunu… Kim kendine neyi yük olarak görüyorsa eskici onlar için bir kurtuluş kapısı oluyordu. Hızır gibi yetişiyordu onlara eskici. Bir nevi insanların iç temizliğine yardımcı oluyordu. İçi acıdan kurum bağlayanların yüreğini temizleyip açıyordu. Ciğerleri nefes almaya başlıyor, kanları damarlarda canlı bir şekilde akmaya başlıyordu. Ve insan sil baştan insanlığını kazanıyordu. 

Ben en çok eskicinin derdini merak ediyordum. Ve neden böyle bir işe giriştiğini… Başkasının çöplerini topluyordu bana göre. Hayal kırıklıklarını, şaşkınlıklarını, nefretlerini, hasretlerini, hasetlerini… İtiraz etmezdi, pazarlık hiç yoktu onda. Kim ne uygun görmüşse getirmeye, kabul ederdi. Kırık kalplerin istiflendiği depoydu, öfkenin bir irin gibi toplandığı uçuktu. Gözlerinin derinliğinde fırtınalar vardı, sesinin tonunda yağmurlar… Üşürdünüz onu görünce. Korkuyla karışık saygı duyardınız. Ve kendinizi onun kutsal huzurunda arınmış hissederdiniz.

Eskici, diye seslendim ben de bir gün ona. Maksadım onunla önce konuşmak ve sonra da,  kabul ederse onunla çalışmaktı. Bir nevi ustam olarak görüyordum onu, çünkü yaptığı işi seviyordum. Dünyada ondan başka bu işi yapan yoktu. Çöplerde karton toplanırdı, kâğıt, plastik… Ama kırık kalplerin posasını, yitip gitmiş düşlerin hayal kırıklıklarını ve kahreden gözyaşlarını toplayan biri yoktu ondan başka.  Beni takip et, diye işaret etti. İçimi okumuştu aklımdan geçeni. Heybesinin içinde saklı olan başka bir heybeyi çıkardı ve bana uzattı. Önde eskici ardında ben,  sırtımızda heybelerimizle sokak sokak dolaştık o gün. İlk poşetim babasını kaybeden bir kızın getirdiği ve ona ulaşmasını arzu ettiği mektuptu. İkincisi ise sevdiği kıza açılamayan ve bu yüzden intihar etmeye karar veren bir gencin af isteğiydi tanrıdan. Üçüncüsü ise eşini kaybettiği için ömrünü poşete koyup getiren bir dedenin çaresizliğiydi. Eskici, diye haykırmaya çalıştım ama nutkum tutulmuştu.  Şu bendeki de dert mi, diye düşündüm. Sonra ben de sustum.

Gürhan Gürses

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla