Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

12 Eylül 2020

Gölgelerde Gizli

Vakit sabahtan öğleye doğru akarken, soğuk hava evlerin duvarlarını daha da koyulaştırmış; çocuk tek katlı müstakil evin güneş görmeyen bahçesinde, soğuktan morarmış ellerini önce koltuk altına, sonra ceplerine sokup, hırkasına iyice bürünerek, ayak üstünde durmaya çalışıyordu.

Beli bükük yaşlı kadın çatıyı onarması gerektiğini söyledikten sonra bastonuna tutunup, evin kapı girişinde asılı olan siyah kalın perdeye doğru yürüyerek gözden kayboldu.

Yaşlı kadın haklıydı. Bu işi daha önce yapması gerektiği halde yapmamıştı. Düşüncesinde tüm malzemeleri toplayıp bahçeye yığmış olsa da daha ortalıkta elle tutulur bir şey yoktu. Durgunlaşıp, uzaklara daldığı zamanlar olmasa çatıyı çoktan onarırdı. Ama o dalgınlıklar yok mu? Düşüncelerimde ayırt edemediğim ve beni dehşete düşüren, ürküten dalgınlıklar;

Daha önce gitmediğim taşranın sokaklarında yürümek…Özellikle sokak lambalarının olmadığı arka mahalleler çok tenha…Ayak sesim duyulmaz…Her şeyi görmeye çalışan gözlerimin önünde bir adam beliriyor…Kirli elbisesi ile ıslak kaldırımların üzerinde uzanmış yatıyor…Bir kedi duruyor ayakucunda… Kaldırıma yapışık evin kapısının altından bir gölge beliriyor…Hüzün veren bir gölge…Elektrik tellerine asılı duran uçurtma…Yalnız uçurtma…Sadece ölüm anında bilinebilecek yalnızlığa gebe kalmış uçurtma…Hastane kapısında oğlunun durumunu öğrenmeye çalışan annenin yaşadığı telaşlı bekleyişin uç noktasını hangi yazar anlatabilir? Birazdan gelecek haberi kim verebilir? Sessizlik, bekleyiş ve karanlık, sonra insanların kendi aralarında mırıldanmaları. Baykuşun uçarken çıkardığı çığlık sesi..Çocuk siyah perdeyi aralayan yaşlı kadını görünce kendine gelip etrafına bakındı. Çatıya çıkmak için çöp tenekelerine ihtiyaç olsa da çöpü karıştıran köpekleri görünce vazgeçti. Gece boyunca bir parça yiyecek arayan köpekleri kovalamak vicdanını rahatsız etti. Değil miydi ki babası hep onları örnek göstererek; ”Köpek gibi çalışıyoruz, hala fakiriz.” diyordu. Köpekler yüzlerindeki mutluluk ifadesi ile kuyruk sallaya sallaya buldukları artıkları kemirirken çocuğun gözleri, kurumuş erik ağacına takıldı. Elverişli bir dal bulup önce bir ayağını, sonra diğer ayağını atarak, sanki ağaca değil de bir kayaya tırmanıyormuş gibi, dikkatlice çatıya tutunmaya çalışsa da başaramadı. Ellerini dudaklarına doğru götürüp avuç içlerini ısıttıktan sonra tekrar denedi ama yine başaramadı. Bacakları halsiz düşmüş ve titremeye başlamıştı. Bir iki adım geri giderek baştan aşağı evi süzdü. Çinko çatı, evin üzerinde üçgen bir şapkayı andırıyordu. Her gün şevkle açılan pencerelerin yerlerinde yağmurdan korunmak için çakılmış poşetler vardı. Bu durum evin yıllardır yaşadığı bahçeye
yabancılaştığının kanıtıydı. Geçen yaz evin mutfağında bulduğu arkasında “Zahide Hanım —Kuyucak “ yazan, elinde lavanta demeti bulunan esmer kadın fotoğrafı aklına geldi. Geçmiş günleri geri getirmek mümkün olmasa da mutlu geçen günlerin hatırasını ufacık bir fotoğraf karesine sığdırmak önemliydi. Aynı Zahide Hanımdan kalan fotoğraf gibi. Belki bu ev için önemli olan da hatıra olarak kalmayı başarabilmekti. Yoksa yıkılıp yıkılmamak sonraki mesele…

Çocuk gözlerini kapayarak fotoğrafı düşündü;

Hayal meyal görüyorum, Zahide Hanım’ın gittiği yolun parlak yamaçlarını. Göl kenarı… Uzun yol…Bir süre sonra varılıyor köye…Köyün girişinde at arabası…Arabacının ellerinde lavanta tohumları… Hızlıca yürüyor Zahide Hanım…Aylardır istediği lavanta kokusunu içine çekme telaşında… Köye gelirken beliren parlak yamaçların yerini şimdi baştan aşağı morun açık tonları kaplamış…Lavanta çiçekleri küme halinde tüm tepeye yayılmış…Gülümsemeler artıyor…Kokular Zahide Hanım’ın bu mutlu anından yararlanarak gökyüzüne salınıyor… Zahide Hanım parmak uçlarında ilerliyor… Sonra şapkasını bir kenara fırlatarak eteklerine dokunan ve yürüdükçe ayaklarına dolaşan açık mor kümelerin üzerine uzanıyor…Bunu gören sadece benim…Ben gördüm dudaklarından çıkarken ıslanan kelimelerin ,göğün her rafına takım yıldızları gibi yayıldığını…Ben gördüm yere uzanırken üzerinden attığı sancılı ağrıları… Sonra gidişini gördüm…Ve çekildim…Ve Kabullendim…

Çocuk çöp kenarında uluyan köpeklerin sesiyle irkilip kendine geldi. Bahçe kapısına doğru ilerleyip, önce evin etrafını çevreleyen apartmanlara, sonra yağmur yüklü bulutların hayalet gibi gezindiği gökyüzüne baktı. Evin göğe ulaşması için etrafındaki devasa binaları geçme şansı olmasa da gökyüzü bir şekilde tüm rahmetini buraya indiriyor, yağmur çinko çatının delik kısımlarından içeri süzülüp, odaya serilmiş olan yırtık çulları bir güzel ıslatıyordu. Hele ki bazı gecelerde, rüzgar tüm gücüyle çatıyla uğraştıktan sonra aşağı iniyor, geriye doğru çekilip ileri atılan kızgın boğa gibi kapıyı zorlayarak içeri giriyor, ince teneke sobada yükselen alevi söndürüyordu. Bu anlarda soba etrafında oturan nefesler, ayaklarını karınlarına doğru çekip için için titriyorlardı. Odada dolaşan rüzgar duvara çakılmış geyik motifli halının uçlarını yukarı doğru atıyor, üşüyen geyikler birazdan odanın içine atlayacakmış kadar canlı şekilde duruyordu. Evin temeli -anne- kimseye bir şey sormadan, birazdan odanın içine atlayacakmış gibi duran geyiğin ayak ucuna yaslandı. Bir dahaki güne başlayacak yaşam belirtisinden uzak gözleri, küçük çocuğun elinden düşüp çulun ortasına doğru yuvarlanan elmaya doğru kaydı.

Küçük çocuk oynadığı elmayı bırakıp -anne-’nin göğsü ile kolu arasına başını koymak üzere ona doğru emeklemeye başladığında kadın gülümsedi. Çünkü çocuk emeklemesi, insanoğlunun var olma çabasını gösteren en saf haldi

Dizinin dibinde oturulan evin direği -baba- sobanın önünde fazlaca durmayarak kapının hemen yanında kendi yöresinden getirdiği minderlerin üstüne oturup, siyah poşetinden çıkardığı tütünü pele sarıyor, dilinin ucuyla yalayıp parmaklarıyla çevirdikten sonra uçları sararmış bıyıklarının arasından dudağına yerleştiriyordu.

Altına elek tahtası konan sininin kenarlarından elma ve portakal kabukları sofraya doğru sarkmış, sobanın üzerinde kaynamaya duran güğümden çıkan buharlar, duvarda asılı duran  aynada kendilerine yol yapmaya başlamıştı. Çocuk aynada yansıyan buğulu yüzüne uzun uzun bakarken tekrar uzaklara daldı;

Alelacele ressam çizimi…Yuvarlak yüzlü geniş dudaklı adam, aynanın önünde durmuş, parmaklarını aynanın üzerinde gezdiriyor…Saçından çenesine doğru karartı belirmiş… Göz kapaklarının altında kabaran damarlar yorgunluğunun belirtisi…Kendine bakıyor…Ressam bakışlar için acı bir ton kullanmış…Resim ağlıyor…Gözyaşları çenesinin altından birikip aynada süzülmeye başlıyor…Süzülen damlaların içinden yılkı atları delicesine koşuyor… Atlar son kıvrımları da süratle geçip, vadinin boynuna ulaştıktan sonra soluklanıyor…Atların gün boyu süratle attığı adımlar adamın şakaklarında iz bırakmış…İzler kirli beyaz…Ressam şakaklar için küflü peynir tonunu kullanmış…

-Babanın- öksürmesiyle çocuk kendine geldi. Gözlerini kapıya dikmiş yaşlı kadının yaklaştıkça küçülen kambur gölgesini izliyordu. Gölge iyice kaybolduktan sonra yaşlı kadın odaya girdi. Odanın içinde birikmiş tüm kötü ruhları kovan besmeleli diliyle, bizim daha önce görmediğimiz, erişemediğimiz uzaklıklardan aldığı kelimeleri ihtiyar gırtlağından çıkartarak odanın içine yayıyor, yayılan sözler evin içindekileri yeniliyordu. Yaşlı kadının sesi odanın tüm boşluklarını doldurmuştu, hatta kapının üzerine çekili kalın perdeden geçip, kapı aralıklarından sızarak sokağa yayılmış, sokaktan yükselen diğer sesleri bastırmıştı.

-Anne- büzülerek durduğu köşeden kalkıp, az önce küçük çocuğun yerde yuvarladığı elmayı siniye koyarak mutfağa doğru ilerledi.

Çocuk pencere kenarından sobaya doğru gitmek istese de, oturarak ısıttığı yerin soğumasından çekindiği için öylece durup diğerlerini izliyordu. Pencereyi döven rüzgarın keskin soğuğu, yarıklardan içeri girip, pervazın önündeki zeytinyağı tenekesine ekilmiş süs biberlerini yalayarak, önce dizlerine, sonra karnına doğru vurmaya başlamıştı ki;

-baba- dizlerine örttüğü rengi solmuş küçük battaniyeyi fırlatıp,

“Soğuk vurur dikkat et.” dedikten sonra tütün poşetini yüklüğe kaldırıp, sobanın önüne oturdu. Nasırlaşmış elleriyle sobanın borusunu kontrol edip, gazete kağıdının üzerine istiflenmiş odun parçacıklarından alarak sobaya attı. Eli artık sıcağa, soğuğa, zorluğa karşı duygusuzlaşmıştı. Parmak uçlarında hafif morluklar, tırnak diplerinin sarısına karışmıştı. Ellerini silkeleyip, yerde uyuyan çocuğu kucaklayarak peykeye yatırdı. Çocuk kıpırdayan göz kapaklarının arasından yaşlı kadına bakarak hafifçe gülümsedi, belli ki yine bir muziplikle babasının kendisini sarması için uyuyormuş gibi yapıyordu.

-Anne- çayları siniye koyup getirirken yüzünde yine mat ve ifadesiz bir duruş vardı. Siniyi yere koyduktan sonra hep beraber sofranın etrafına -dizler sofranın uç kısımlarının altına sokularak oturulmuş, bisküvi ve çekirdeklere el uzatılmaya başlanılmıştı.

-Baba-’nın az önce attığı odun parçaları iyice tutuşmuş, yüzler sobanın aleviyle ısınmaya başlamıştı. Soba, içine atılan odunu nar gibi kızarttıkça odadakiler ellerini ovuşturarak sobayı takdir ediyor, baca bu takdire karşılık dumanını gecenin koynuna ince bir tül gibi bırakıyordu.

Çayın kokusu -anne-’nin yüzünde mutlu bir gülümseyiş yaydı. Yaşlı kadın, nerede kaldığını unutmamak için, yakasında asılı duran çengelli iğnesini, tespih tanesine taktıktan sonra ellerini yumruk yapıp kendini öne doğru çekerek sofraya yaklaştı. Şimdi odadaki tüm eller sofraya doğru uzanmış, uzanan ellerin gölgesi tavanda belirmişti. Bizim ellerimiz gölgelerde gizliydi…

Behçet Ulaş

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla