Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

12 Eylül 2020

Hangi Şehir

Şehir insanlığın ürettiği fiksiyon kavramlardan bir diğeri aslında. Şehir statüsünü neye göre verdiğimiz ve aldığımız ise düşünülenden daha şaibeli bir süreç. Ve dahi bu kavrama ihtiyaç duyup duymadığımız da ayrı bir mesele. Türk Dil Kurumu şehri içerisinde yaşayanlar üzerinden tanımlama yoluna gitmiş. Ticaret, sanayi ve hizmetle uğraşanların yaşadığı yerdir şehir demiş. Bu tanım aslında bize şehir kavramının ne denli fiksiyon olduğunu göstermekte. Halbuki yerleşim yeri öyle değil, daha doğal neye karşılık geldiği, neye işaret ettiği daha net: Bir grup insanın yaşadığı yer, ne bir eksik ne bir fazla. Bu noktada şehir sınıflandırmasının/tanımlamasının altında yatan kıstasın ne olduğu daha sorgulanabilir bir hale geliyor. Basitçe yerleşim yerlerini sınıflandırıyor ve bir kısmına şehir diyoruz. Ve Türk Dil Kurumumuz’a göre bunu salt ekonomik faaliyetler üzerinden gerçekleştiriyoruz. Tanıma aynı zamanda tarımsal etkinliklerin olmadığı yer ifadesi de eklenmiş. Ancak ilginçtir ki bu tanıma rağmen köy ve şehir arasında net bir ayrım yapabilmiş değiliz halen daha. Belki bu noktada meselenin sadece bir boyut sorunu olduğu iddiasında bulunabiliriz. Şehirlerin sadece büyük köyler olduğu veya köylerin büyümeyi bekleyen şehirler olduğunu söyleyebiliriz. Ancak bunu yaparsak, şehir ve köy arasındaki farkı bir boyut meselesine indirgersek boşalan şehirlerimizi köy saymamız gerekir. Ve bu durumda da birtakım şehirlerimizi yeni bir kavramla ifade etmemiz gerekir. Kanımca bu sebepledir ki şehri ne ekonomik faaliyetler üzerinden ne de boyut üzerinden tanımlamamak gerekir. Şehir soyut bir kavramdır ve somut verilerle tanımlanmaya çalışıldıkça ortaya çıkan kavram şehrin ne olduğunu anlatmaktan uzak kalacaktır. Bu uzaklık arttıkça ortaya çıkan tanım ucubeleşecektir. Ne deve, ne kuş, ne de devekuşu olabilecektir. İşe yarar bir şehir tanımına ulaşmak için belki de öncelikle şehrin nasıl oluştuğuna kafa yorulmalıdır. Neden, insanlar neden orada değil de burada yaşamaktadır? Neden iç Anadolu köylerinden birinde değil de Ankara’da yoğunlaşma olmuştur ve biz burayı şehir diyerek ayırma ihtiyacı hissetmişizdir? Aslında bu çok da mesele değildir zira ateş böceği-ateş benzetmesi gibi klişeler klişesi bir benzetme bu konuda yeterli açıklamayı yapmaktadır. Bu noktada anlaşılması gereken şey bu ateşin niteliğidir. Şehirlerin içerisinde barındırdığı ve insanların başına üşüşmesine sebep olan ateş. Çoklarının bu şehirde, bu semtte beni çeken bir şey var dediği o aroma, o rahiya, o esans. Belki de şehirleri çekim merkezleri olarak tanımlamak çok daha doğru bir tanım olacaktır. İçerisinde insanoğlunu kendine çeken bir öz barındıran yerleşim yerleridir şehirler. Öyle bir çekim merkezi ki insanların gelip geçmekten ziyade gelip kalmayı tercih ettiği bir merkez. Bu yaklaşım aynı zamanda şehirlerin birbirleri aralarındaki farklarının da anlaşılmasını sağlar. Zira her şehrin içerisinde barındırdığı ateş farklı nitelikler gösterir. Özü plastik olan ateşin kendine has bir kokusu vardır çoklarını rahatsız eden, buna karşın odun ateşinin bambaşka bir dünyası vardır. Bu da şunu anlamamızı sağlar ki her ateşin farklı ateş böceği vardır. Her polen kendi arısını çağırır. Ne acıdır ki bu talih her şehir için gerçekleşmez. Bazen ateş böcekleri öylesine çoktur ki orada ateşin esamesi bile okunmaz sanırsınız ki yasa değişmiş ve ateş böcekleri ateşe ihtiyaç duymadan bir araya gelebilmişler. O ateş öylesine övülmüş ki her bir ateş böceği o ateşin ateş böceği olabileceğini sanmış. Oysaki doğru olan her bir tekinin kendi ateşini bulup o ateşi övmesi, o ateşi beslemesi ve o ateşin etrafında kalmasıydı. Bazen de ortada gerçekten ateş yoktur ve kandırılmış bir yığın ateş böceği vardır. Her biri kendi ateşlerini terk etmiş ve bu vaat edilmiş, yeni ve mükemmel ateşin peşine takılmıştır. Ateş üretebileceğini sanan bir grup zavallının eseridir bu aldanmışlar sürüsü. Halbuki bir şehir ateşi zorlama ile doğmaz, tıpkı sönmeyeceği varsa üzerine tonlarca karbondioksit boşaltsanız da sönmeyeceği gibi. Ama en acısı ise şehrin ateşine ihtiyaçları olmadığına inanan; bunun var olmadığına; gereksiz, faydasız, yersiz bir romantizm olduğuna inandırılmış olanlardır. Bunların her biri kendi ateşlerini üretmeye, taşımaya, çevrelerinde yörelerinde gezdirmeye çalışır. Adeta her biri müstakil, tek başına bir şehirmiş gibi davranır ve kendi içlerinde debelenip dururlar.

Meseleye bu şekilde yaklaşıldığında görülecektir ki nice köyler vardır ki şehir olduğuna şüphe duyulmayan yerlerden daha şehirdir. Ve nice metropoller vardır ki şehir olma vasıflarını en son taşıdıkları tarih kimse tarafından hatırlanmamaktadır. Nice şehirliler vardır ki kendi şehirlerinden bihaber,kilometrelerce uzaktadırlar. Nice şehirliler de vardır ki son savunucularıdırlar şehirlerinin ateşinin. Şehri tanımlarken ekonomik verilerden, nüfus istatistiklerinden değil de şehir-şehirde yaşayanlar ilişkisine odaklanıldığında çok daha dinamik bir tanımla karşılaşıyoruz. Bu tanım daha özgür, daha kendinden emin. Bu tanımın dünyaya söyleyecek daha çok sözü var. Bu tanımla objektiflik arasında ki ilişki soğuk savaş dönemi Rusya-Amerika ilişkilerinden farksız pek tabii ki. Ancak objektifliği şehir plancılarına ve imar müdürlüklerine bırakırsak pek tabii ki bunda şehir sakinleri için pek mühim faydalar söz konusudur.

Furkan Erden

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x