Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

21 Ekim 2020

Hiç’in Yürüyüşü

Sarmaşıkların sıkıca kapladığı büyük paslı demir kapıdan üstümde hissettiğim kasvetle birlikte geçip bahçeye ulaştım. Biraz etrafa göz gezdirdim, bir beşer izine rastlar mıyım diye? Ama burası yıllarca benden başka kimseyi ağırlamamış gibi duruyordu. Kimlere ev sahipliği yapmıştır acaba bu koca bahçe? Kimin gururunu okşayıp kimin rızkı için toprağından nimetler sunmuştur kim bilir?

İnsanlar kendilerine ait küçük dünyalar kurmayı hayal ederler. Belki bütün hayatları boyunca bu amaç uğruna didinip ömür çürütürler.  Eninde sonunda elde ettikleri bu küçük dünyaya ömürleri tükenmek üzereyken kavuşurlar ve sahip oldukları o dünyanın paslanmasana yıpranmasına engel olamazlar. Evet, benim de hayallerimde kurduğum o nice mekânların bir benzeri olabilirdi bu bahçe ancak canlılık zamanlarında. Ruhumu bu dâr-ı dünya misafirhanesinde geçici olduğuna inandırıp asıl evine gitme vaktini beklemesi için bu bahçede dinlendirebilirdim.

Bahçe sahibi olayları kendi akışına bırakmış olacak ki bahçe sadece kurumuş çalılıklarla, sarı ve kahvenin tonları ile kaplanmış, yeşili gözlerimi kısarak seçebiliyorum. Tabi metruk oluşunun diğer bir alâmeti bir zamanlar bahçe sahibinin sırtını yaslayıp belki ruhuna dinlemeyi öğrettiği belki bir miktar dünya telaşından sıyrılıp sırtını yasladığı o ahşap sandalyelerde soluk yeşillerle kaplanmıştı. Beşerin dokunmadığı her şeyi doğa böyle içine alıyordu. Kendi yorumunu ekliyordu. Ne muhteşem bir döngü.

İçeri daha içeri ilerliyorum merak duygusuna yenilerek. Ve ilerledikçe kendi suretimi görüyorum eşyalarda. Orson Welles’in o şarkısı gibi sesleniyorlar bana, evet evet hani şu I know what it is to be young diye başlayan şarkı. “Ben genç olmanın ne olduğunu biliyorum, fakat sen yaşlılığın ne olduğunu bilmezsin. Bir gün, sen de aynı şeyleri söylüyor olacaksın. Zaman geçip gidiyor ve bu hikâye anlatılıyor. Birçok soru sordum tanıştığım akıllı adamlara” şarkıyı birlikte söylüyoruz eşyalarla. Eşyaların pörsümüş dökülmüş ağır yaşamlarını seyrediyorum ve bir zamanlar bir insanın umutla gidip bu eşyaları çok severek almış olabileceğini düşünüyorum. Bana ait neyim vardı bu kadar hazin bir şekilde terk edebileceğim? Kitaplarım mı? Hayır, hayır onlar benim arkadaşlarım beni şu an ki ben yapan arkadaşlarım. Hem bir insan bir kitaba sahip olabilir miydi? İnsan sevdiği şeylere sahip olmak istemez ait olmak isterdi. İşte böyle hükümdarlığını yapabileceğim eşyalarım olmamıştı. Belki de o yüzden akşamüstü kısa yürüyüş yolumun üstüne denk gelen bu metruk mekân içine çekmişti beni.

İnsanlar nasıl sahip olduklarını düşündükleri o şeyleri böylesi acı bir vaziyette bırakıp gidebiliyorlardı.

İnsan ölüm korkusunu bastırırken dünyaya daha çok tamah edermiş. Evet, bu anlama gelen bir cümle okuduğumu hatırlıyorum, ama tam olarak kimin nereye yazdığını hatırlamıyorum. İnsan zihnine dahi hükmedemiyor işte. Bildiklerimiz bilmek istediklerimiz bile sonsuz değil bizde. Peki, neden eskiyen, çürüyen şeyler için ömrünü de çürütür insan? Tolstoy’un İnsan Ne İle Yaşar kitabında çiftçi Pahom’un hazin hikâyesini okumuştuk. Şükürler olsun bunu hatırlayabiliyorum. Onun gibi koştukça koşuyor ve dalağımızın şiştiği yerde yığılıp kalıyoruz ve sadece yığıldığımız yerin kapladığı alan kadar bir toprak kucaklıyor bizi ve yine ona sahip olamıyoruz, ona ait oluyoruz. Toprağın soğuk kucağına ait oluyoruz.

Metruk eve girmeden saniyeler önce düşlediğim o ruhumu misafir edip dinlendirmek istediğim bahçe düşü sadece doğanın misafir olabildiği bu bahçeyi gördüğüm zamanda beni bırakıp gidiyor.

Sahip olmam gerekmiyor. Bana ait olmadığını bildiğim bu çalılıklar topluluğu arasında bile ruhum, asıl evine dönüşünü hatırlamış oldu. Hep böyleydi zaten. Yeryüzü bütünüyle mabedimizdi sahip olsak da olmasak da…

Esma MOL

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x