Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

17 Temmuz 2021

İnsanın Acısını İnsan Alır

Size bir hikaye anlatayım, ama önce bir şarkı dinleyelim; Jane maryam.

Kırmızı ve beyaz çiçeğim, ne zaman geliyorsun?

Küçük taç yaprağım, ne zaman geliyorsun?

Dedin ki çiçekler açtığında geleceğim

Dünyanın bütün çiçekleri açtı, ne zaman geliyorsun?

Meryem’im, aç gözlerini, söyle ismimi

Şafak vakti ve güneş doğdu

Tarlaya gitme zamanı geldi

Ah tatlı Meryem

Meryem’im, aç gözlerini, söyle ismimi

Çık evden, yola koyul

Omuz omuza, eski günlerdeki gibi

Ah güzel Meryem

Yine sabah oldu ve ben hala uyanığım

Keşke uyuyabilsem ve seni görsem rüyamda

Hüzün tomurcukları büyüdü kalbimde

Yürek nasıl baş eder bu acıyla

Ah tatlı Meryem

Şimdi hasat zamanı, gel, beni terk etme, sen benimsin

Çalışmaya gidelim, buğday biçmeye

Şimdi biçme zamanı, gel, beni terk etme, sen benimsin

Çalışmaya gidelim, gel, gel güzel Meryem, tatlı Meryem

Bu şarkıyı çoğumuz dinledik gerçi, şimdi Evgeny Grinko’dan melodisini dinlemekle veya bu şekilde tanımakla yetinenler de vardır. Fakat ben, benim içime nedensizce hoşnutluk veren bu sızının peşine düşmeyi tercih ediyorum evet yanlış duymadınız hoşnutluk veren. Ve içimde bıraktığı etkiyi anlamlandırmak istiyorum.

1975 senesinde Mohammad Nouri tarafından dinliyoruz bu şarkıyı, Hikâye şudur ki, ertesi gün idam edilecek bir subay, yanında uyuyan kızı için bu şarkıyı yazmıştır. Başka rivayetler de var elbette fakat biz insanlar duyduğumuz bize ait olmayan acılara hep büyük anlamlar yüklemeyi tercih ederiz biraz daha ileri gidip başkalarının acısına bizzat ortak olmak isteyenlerimiz de vardır. Bu durumu inkâr etmek mümkün deği. İnsan olmanın bir gereği de bu olabilir. Acıdıkça yaşadığını hisseder insan; acıyacak ki canımız, insan olduğumuzu, hep yumuşak bir karnımızın olduğunu unutmayalım diye vardır bu duygular.

Fakat küreselleşen dünya ile birlikle acılar da küreselleşti ve insanın her zaafı gibi bu zaafı da pazarlamacının malzemesi oluverdi. Ne güzeldi değil mi hikâye ve şarkı. Bunun, bir şirket tarafından ürüne çekilmek için yem olarak kullanıldığını düşünün. Bu bir rivayetti fakat buna rağmen hoşnutluk veren acı yerini kendini kullanılmışlık hissine verdi. Gerçek bir hikâye dinlemek ister misiniz? Elbette istersiniz insanız, bakalım kimin canı neresinden yanmış deriz ama Allah korusun bizim başımıza gelmesin, diye ekleriz. Hayatımızda birtakım elimizde olmayarak gelişen felaketlerle karşılaşırız çevremizdeki insanlar bundan zarar görür ve biz koşulsuz o an sadece yardım etmeyi düşünürüz yani en azından genel kabul böyle. Son yaşadığımız İzmir depremine gidelim. Bir satıcı tarafından, deprem sonrasında enkaz altından kurtarılan Elif Perinçek görseli olan kupa bardak satışa sunuldu. Hayretler içerisinde kaldık, bunu kullanıp bir satış taktiği oluşturmak duygularından soyutlanmış bir insan ürünü olmalıydı, diye düşündük. Seküler dünyanın ilk iliğini atanların ” fayda sağlamak için her yol mübahtır” mottosuyla ilerliyor bu durum. Ve biz her gün fark etmeden başkalarının acısına ortak değil alıcı oluyoruz. Zaman ilerledikçe insanın yaşadığı alan değişiyor, insan alana uyum sağlıyor, acının bu şekilde pazarlanması normalleşiyor, benim olmayan acı bana uğrayan acıdan üstün oluyor ve ben ona yalnızca hüzünlenip vicdanımı rahatlatıyorum ama bilfiil acının ortadan kaldırılmasında etkin bir rol almıyorum. Acılar izlendikçe çoğalır fakat ortaklaştıkça azalır.

ESMA MOL

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla