Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

19 Ekim 2020

Kaplumbağa, Dedem ve Sen

Gelip oturdu. Başını omzuma yaslamadı. Başını omzuma yaslamasını istiyor muydum, bilmiyorum. Onunda bilmesini istemediğim için sıkı sıkıya kapadım düşüncelerimi. Büyük bir dikkatle yüzüme bakıyordu. Sustum. O susmadı;
“Kendinden bahsetsene biraz…”
Ayakkabı bağcığı çözülmüş. Ayağının üst kısmını diğer bacağının etrafına kilitleyerek oturmuş. İnsanlar neden bu şekilde oturur? Pos bıyıklı sosyal psikoloji hocası savunma ve kabuğuna çekilme biçimi olarak öğretmişti bu oturuşu. Ama o çok rahat. Bence alışkanlıktan böyle oturuyor. Alışkanlığın gücü kuvvetlidir. Yoksa bu kadar rahat olamaz, sinip kalırdı benim gibi. Alışkanlıktan mı böyle oturuyor gerçekten… Belki, ya da ne bilim bir sürü nedeni olabilir. En iyisi düşünmemek. Bende ayağımın üst kısmını bacağımın etrafına kilitledim. Kız gözlerini dikmiş hala bana bakıyor. Bakmasa artık. Olmaz, bakar. Sorusuna cevap alamadı. Gerçekten zor bir oturuş. Ama benimkisi alışkanlık değil savunma amaçlı, kaplumbağa gibi kabuğuma çekilmenin vakti. Bu kabuk insana sıcaklık veriyor. İnsanın sonu gelmez huzursuzluklarını giderecek küçük bir sığınak. İnsanın bilmesi lazım, insanın bir kabuk taşıması lazım. Cama , çerçeveye ihtiyaç duymadan. Camlar , çerçeveler parlaktır ama çabuk kirlenir. Ama kabuk öyle mi, insanların, sazlıkların, yabani otların, bahçelerin, çamurların arasından geçersin de ne senin sırrını verir, ne seni kirletir.
Kız başını omzuma yaslamadan konuşmaya devam etti;
“Hep mi böyle suskunsun?”
Kabuğuma çekildiğimde genellikle suskunum dedim, ama duymadı. Belgeseller kalbi az atan hayvanların çok yaşadığından bahsediyor. Kaplumbağalarda uzun yaşıyor… Ama kalp atışının azlığından değil, asıl neden kaplumbağanın telaşının olmaması. Gideceği yere bu minval üzere gitmesi. Telaşsız, ihtirassız…
Kızılderililere göre kaplumbağa, yeryüzündeki toprağın ilk oluşumunda rol oynamış. Bu nedenle Kızılderililer ona “Kaplumbağa Büyükanne” adını vermişler. Dünya ile kalbi arasına taştan bir set çekmiş kaplumbağa, seti de üstünde taşımış. Kırık dalların, dikenlerin, güneşin kaynattığı kara taşların, serin su birikintilerinin, çalılıkların arasından yavaş yavaş seyrederken, dünya ile kalbi arasındaki o seti daima korumuş. Beyaz adamın gelip de, düğmeli üniformalarının içinden silahlarını çıkarıp, kızıl adama doğrulttuğu o anda ilk yarasını almış. Çekilmiş kabuğuna, muazzam sükûtuna bürünmüş ve bugüne kadar üzerinde taşımış kederin ağırlığını.
İlk kez, böyle kederli bir kaplumbağadan dinlemiştim dedemi;
“Çok yorulmuştum. Issız yamaçtan aşağı doğru inerken çalı aralıklarından parça parça görülen denizin maviliğini seyrettim bir müddet. Sonra olduğum yerden biraz uzakta sürünün çan sesleri duyulmaya başladı. Güneş sıcaklığını akşamın esintisine teslim etmiş, denizin içinde kaybolmaya başlamıştı. Durdum. Etraf çok tenhaydı. Sürü gelene kadar şu karşıdaki, yarısı siyah yarısı gri renkli, oturmuş bir köpeği andıran taşın arkasına saklandım. Sürü değil ama sürüyü güden yaramaz çocukların kendini bilmez davranışları beni korkutuyordu. Sürü iyice yaklaştı, çobanı gördüm sonunda, çocuk değildi. Geniş alınlı, yüzü çizgi içinde, seyrek sakallarına ak düşmüş yaşlı bir adamdı. Bir ara göz göze geldik, gözlerini gözlerimde tuttu. Yüzündeki kırışıklık, göz kapaklarının yanında iyice kümelenmişti. Az önce gölgesinde serinlediğim ağacın dibine çömelip kendisiyle beraber heybesini de geriye doğru bıraktı. Üzerine, omuzlarındaki ağır yükü hafif bir silkelenmeyle atmış olmanın rahatlığı çökmüştü. Neden omuzları bu kadar çöküktü? Gidip soracak değildim. Meraklı gözlerle olduğum tarafa doğru bakıyordu, nihayet yine göz göze geldik. Gülümsedi. Bir ayağını diğerinin üzerine attı. Koyunlar yayılmaya başlamıştı. Bende yorgundum. Kabuğuma çekiliyordum ki bir ses duyuldu;
– Faruk emmi… Faruk emmi…
Deden de benim gibi sesin geldiği yöne çevirdi başını. Az ilerde, küçük bir tepenin üzerinden ellerini havaya kaldırmış, bağıran çocuğa meraklı gözlerle baktı. Başı kabak, ayağı çıplak, kısa boylu, yırtık şalvarlı bir çocuktu. Deden merak duygusunu yenmiş olacak ki tekrar önüne döndü. Çocuk koşarak geldi, deden çocuğa kırmızı renkli, cam gibi parlayan bir şeker vererek geri gönderdi. Çocuğun ağzı neredeyse yüzünün yarısını kaplayacak kadar açılmıştı. Dünyanın en mutlu gülümsemesi yüzüne oturmuştu. Deden yerinden kalktı, güneş batmaya başlamıştı. Köpeğe benzeyen taşın arkasından ayrılıp, sık çalıların arasına karıştım. Deniz kurşuni ayna gibi karşımda duruyordu. Aşağısı derince bir koydu. Denizin yan tarafını süsleyen orman, gündüz boyunca yediği sıcağın hararetini atmak için akşamın iyice çökmesini bekliyordu. Ağaçların arasındaki evlerin pencereleri güneşin büründüğü turuncuyu ağaçların arasından yansıtıyordu. Başımı kabuğuma çektim. Deden yanıma geldi, kabuğumu sıvazladı…


Deden merak duygusunu yenmiş olacak ki tekrar önüne döndü. Çocuk koşarak geldi, deden çocuğa kırmızı renkli, cam gibi parlayan bir şeker vererek geri gönderdi. Çocuğun ağzı neredeyse yüzünün yarısını kaplayacak kadar açılmıştı. Dünyanın en mutlu gülümsemesi yüzüne oturmuştu. Deden yerinden kalktı, güneş batmaya başlamıştı. Köpeğe benzeyen taşın arkasından ayrılıp, sık çalıların arasına karıştım. Deniz kurşuni ayna gibi karşımda duruyordu. Aşağısı derince bir koydu. Denizin yan tarafını süsleyen orman, gündüz boyunca yediği sıcağın hararetini atmak için akşamın iyice çökmesini bekliyordu. Ağaçların arasındaki evlerin pencereleri güneşin büründüğü turuncuyu ağaçların arasından yansıtıyordu. Başımı kabuğuma çektim. Deden yanıma geldi, kabuğumu sıvazladı…
“Nasılsın bakalım kaplumbağa babaanne ?”dedi.
Sonra alıp heybesine koydu…
Kız yanımdan hala kalkmadı, başını omzuma yaslamadı, yaslamasını istiyor muyum bilmiyorum. Gözlerini gözlerime dikmiş soruyor,
“Neden konuşmuyorsun ?”
Gözlerini gözlerime dikmesen konuşacaktım. Bu konular hakkında biraz bir şeyler konuşurdum aslında, mesela şu görülen uzun ince, ağaçların arasından kıvrılarak gelen, kimi zaman nereye gittiklerini bilenlerin, kimi zaman nereye gideceklerini yeni öğrenenlerin gitmek zorunda kaldıkları bu çokta geniş olmayan patikanın, sen yürüdüğün için güzel göründüğü gibi… O beyaz çehreyle bütünleşmiş koyu kestane gözlerinin önüne düşen saçlarının kokusu… Birde bakışların. Gözlerin parlıyor. Yani parlıyor derken öyle alelade bir parlaklık değil. Işıltılı, sihir gibi… Buna benzer bir sürü şey söylerdim sana, daha önce gözlerime böyle bakan biri olsaydı. Ama hiç olmadı. Kalkıp gitsen artık… Gitmez… Sorusuna cevap alamadı.
“Adın Faruk’tu değil mi?”
Şahsiyet için isim gerekir. İsim şahsiyete bulaşırmış ama öyle ilaç aldığın zaman kurtulacağın bulaşıcı mikrop gibi değil… Daha derin daha sarsıcı. Evet, Faruk’tu adım, dedemin adı. Tanıyan böyle tanır beni, çağıran böyle çağırır. Merdivenler, sokak lambaları, at arabaları, ağaçlar, kuşlar, annem, babam…
Ve dedem…
O da böyle çağırırmış… Ben hiç hatırlamıyorum dedemi… Kaplumbağa anlattı;
Portakal çiçeklerinin kokularını yaydığı bir mevsimmiş. Dedem o zaman ölmüş… Yılını bilmiyormuş. Kaplumbağalar uzun yaşadığı için yılları karıştırırmış…
“Deden durgunluğa gömülü yaşardı, anlatacağı herşeyi bitirmiş de köşesine çekilmiş hikayeci gibi. Dünyanın halinden değil ama dünyaya karşı haddinden memnundu.
Sanki gençken biriktirdiği acıların, yaşlandığında sermayesini yiyor gibi… Tüm köyün gassalı olarak bilinirdi. “Hoca karışmasın, Faruk Emmi yıkar” sözü her evde cenaze ile birlikte çıkardı.
Bilirlerdi, “Faruk Emminin” her döktüğü su, günahın ağrısını vücudun üzerinden çekerek yol alır, dinlendirir, çevrenin ağıt uğultusundan kurtarıp gitgide sessizleşecek mekanına hazır ederdi. Beni de çok çağırmıştı gasilhaneye ama korktuğum için gitmedim. Merak etmiyor da değildim hani, ama korku merakımı hep yeniyordu. “Kuşağı ölünün çenesinin altından başına doğru bağlayacaksın. Ölünün çenesi konuşmaya doymadığı için aşağı düşer… Gözlerini de kapamaz. Dünyada gözü kalır. Usulca gözlerini de kapatacaksın”
Dedenin gözünde mezar taşları toprağa çakılan çivi gibiydi, yeryüzü, ayağımızın altından kaymasın diye.
Kız iyice huzursuzlandı. Sanırım artık kalkacak. Başını da omzuma yaslamadı, başını omzuma yaslamasını istiyor muydum, bilmiyorum.
Ben kalkıyorum, senin konuşacağın yok.
Başını omzuma, neyse…

Behcet Ulaş ALICIOĞLU

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla