Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

18 Temmuz 2021

Rene Descartes’in Hakikati Arayış Yöntemi

Descartes 1595 yılında Fransa’da doğdu. Modern dönem batı felsefesinin kurucusu olarak kabul edilir. Descartes rüyalar gördüğünü ve bu rüyaların dünyaya bakış açısını ve düşünce yapısını etkilediğini söyler. Descartes hakikati bulmak için bulduğu yöntemlerle meşhur bir filozoftur ve rüyasının kendisini bu şekilde etkilemesinin nedeni bulduğu yöntemin temellerini bu rüyadan gördükleriyle oluşturmuştur. Rüyalarında kendisine geometri ve cebir arasında bağ kuran ünlü analitik geometrinin kuralları ve ilkeleri bildirilmiş der. Başka bir deyişle matematiği bütün disiplinler için yöntem olarak belirlemiştir. Descartes bu şekilde bulduğu yöntemlerle analitik felsefenin kurucularındandır. Descartes yaşadığı süreçte bilim ve felsefe adına birçok kitap yazmıştır. Fakat aynı zamanda yaşadığı süreçte toplum görüşüne ters düşüncelerinden dolayı görüşlerini de söylemeye çekinmiştir. Çünkü kendisi gibi bilim yapan bazı insanların sıkıntıya düşmesi onu korkutmuştur.

         Descartes hakikati bulmak için hayatta bildiğin her şeyden ve tüm disiplinlerden şüphe duyman gerektiğini söyler. Bildiğin tüm bilgilerin kaynağından şüphe duyman gereklidir der.  Bunu kendisinin de verdiği sepet örneğiyle açıklarsak bir sepette 100 tane elma olsun ve bu elmalardan bazıları çürük zamanla çürük elmaları almazsan sepetteki tüm elmalar çürüyecektir. Sepete yukardan bakıp tüm çürük elmaları göremem. İşte Descartes yanlış bilgiye ulaşmayalım diye o sepetteki tüm elmaları tek tek elimize alıp kaynağını kontrol etmemizi söyler. O yüzden bir kere bile olsa hayatta her şeyden şüphe etmek gerektiğini söyler. Descartes yöntemini bir anda geliştirmemiştir. Yöntemini geliştirmek uzun bir süre almıştır. 

         Descartes bilginin ana kaynağının akıl olduğunu söylüyor. Zaten bu en sonunda vardığı hakikati bulmak için söylediği yöntemleri akıl için bir kılavuz olarak belirlemiştir. Kılavuzu belirlemesinin sebebi aklında yanlış bilgiyi verebiliyor olması aslında yanlış bilgi veriyor olması değil de aklın bedenden etkilenmesi, dış dünyadan etkilenmesi, duyularından etkilenmesi bunu anlayabilmek için Descartes’ın ruh ve beden kavramını açıklamalıyız. Bu şekilde aklın yanılmasının sebepleri daha net anlaşılacaktır.

          Descartes ruh kavramının bedenden daha özgür daha potansiyele sahip daha bağımsız bir varlık olduğunu söylüyor. Örnek verecek olursak biz bedenimizle dünyanın en yüksek yârine aniden çıkamayız  fakat hayalimizde bunu anlık yapabiliriz. Hayal kurmanın ruhla ne alakası var diyebiliriz. Fakat Descartes düşüncenin, anlama yeteneğinin, aklın, hayal kurma gibi kavramların ruhta olduğunu savunur. Bunu da yazı içinde anlayacağız. 

           Descartes’ın tabiat ışığı ile hakikati arama adlı kitabında tabiat ışığını şu şekilde tanımlamıştır. Descartes’a göre bu saf ışık yorumlama, kanaat getirme, hakkı arama özelliklerini barındırıyor. Bu ışık zaten insanın içine ve aklına nüfuz ediyor. Descartes ruh denilen şey hakkındaki görüşünü şöyle açıklıyor. İnsan ruhunda edineceğimiz bütün bilgilerin 2 şeye bağlı olduğunu söylüyor. Birincisi düşünme diğeri ise ruhun bir bedenle birleşmiş olması dolayısıyla bedene etkisi ve bedenden etkilenmesidir. Aslında Descartes, tüm şüphelerini ruhun bedenden etkilenmesi üzerine kurmuştur. Descartes ruhun insan bedenini kumanda ettiğini ve kumanda etmesi için bedende bir bölgede olması gerektiğini söylüyor. Bu noktayı tespit etmeye çalışırken Antik Mısır’daki semboller, kabalizm gibi öğretilerden etkileniyor ve bu etkilendiği yerlerden birçok kez gördüğü tek göz sembolünü yıllardır çok önemli bir şey gibi gösterildiği için beyinde epifiz bezinin bu tek göze benzemesinden dolayı ruhun konumlandığı yer olarak epifiz bezini göstermiştir. 

           Descartes’ın hakikati bulmak için tek bilgi kaynağının akıl ve sadece akılda kalmayıp bu akılın doğru sonuca varması için yöntemler geliştirdiğini söylemiştik. Descartes’ın sepetteki elma örneğinde de her bilginin kaynağından şüphe duyduğunu belirtmiştik. Descartes bedenin ve duyuların insanı yanılttığını söyler. Örneğin güneş buradan bakınca duyularımızla algıladığımız para büyüklüğünde olması fakat güneş kocaman, rüyaların gerçek olmamasına rağmen rüyada gerçek hissetmemiz veya Descartes’ın Tanrının karakterinde ve varlığında şüphe duyması çünkü tanrı aynı rüyada bize gerçeği yaşattığı için yaşadığımız dünya da neden rüya olmasın veya tanrı bizi böyle duyularımız ile aldatıyorsa neden bizi de aldatmasın diyerek her şeyden şüphe duymuş hatta siz var mısınız ben var mıyım senin burnun var mı diyerek her şeyden şüphe duymuştur. Çünkü algıladığımız şeyler duyularla duyularımızda yanılıyor güneş örneğinde olduğu gibi hatta matematikte yanılıyor olabilir. 

          Descartes’a göre bunca yanlış bilginin sebebi insan aklı olamazdı. Peki yanlış neredeydi aklı yanlış yöntemlerle kullanmaktaydı. Doğru yöntem ise kendi bulduğu yöntemdir. Eğer bu yöntemi kullanırsak aklın yanılmayacağını düşünüyordu. Descartes yöntemini kendisinin de bildiği mantık, cebir ve geometri üzerine kurdu. Descartes aritmetik ve geometriye ağırlık vererek bunları harmanlaması sonucu analitik felsefeyi ve diğer alanlarda bulduğu  yöntemi bunlarla harmanlayarak Kartezyen mantık denen anlayış oluşturdu. İşte bu anlayış onun yöntemiydi ve bu yöntemin 4 kuralı vardı. Bunlar apaçıklık, analiz, sıra ve sayıştır.

         Descartes yanlış bilgilerin veya şüpheli bilgilerin üzerine bir bilgi binası dikmenin yanlış olduğunu biliyordu. O yüzden bu kadar kaynağı şüpheli bilgilerin içinde hakikati bulmak için kendi yönteminin içinde de olan en sağlam ve en güvenilir bilgiyi aradı ve bu bilginin üzerine bilgi binasını inşa edip hakikati bulmaya çalıştı. Bu şekilde hakikati araması apaçıklık kuralıydı. Duyularımız ,rüyalarımız hatta matematik bile bizi aldatıyorsa ve bunlar şüpheli olduğundan ve dolayısıyla sağlam bilgi olmadığından dolayı bu üzerine bilgiler binası kuracağım bilgiyi nasıl bulacağım diye kafasında soru işaretleri vardı. Fakat sonunda o bilgiyi buldu. Bu bilgi şüphe duyma bilgisiydi, düşünebildiğini düşünme bilgisiydi. Var olmasaydık düşünmezdik, şüphe duymazdık. O zaman etrafımızdaki her şey yalanda olsa ben düşünüyorum o zaman varım. Buradan yola çıkarak düşünüyorum o halde varım dedi. Descartes’a göre düşünmenin bedenle bile alakası yoktu. Düşünme ruhun göreviydi. Dolayısıyla bedenlerimiz ne kadar gerçek olmasa bile düşünmek gerçekti dolayısıyla ruhta gerçekti. Yani beden  ve duyularımızla algıladığımız her şey yalan olsa bile düşündüğümüzden dolayı biz vardık. Dolayısıyla duyularımızla ifade ettiğimiz güneş, ses, sıcaklık ,koku gibi ifadeler ancak zihnimizde düşüncemizde varsa onlar vardı. Düşüncemizde yoksa onların varlığından emin olamazdık. O yüzden ruhu tanımak bedeni tanımaktan çok daha kolaydı. Çünkü düşünmenin gerçek olduğunu biliyorum ve bu ruhta olan bir şey başka bir şekilde kendi tabiriyle de tabiat ışığı barındıran şeyler gerçekti ve bu ruhtaydı. Dolayısıyla Descartes nesneleri dokunarak ve görerek değil düşünerek anlaşılmaları yoluyla bilineceğini söylüyordu.

          Buradan şöyle bir soru çıkıyor dış dünyanın gerçek olup olmadığını nasıl anlayacağız ? Dış dünyanın gerçek olup olmadığını tartışıyoruz fakat ruhumuz veya bilincimiz bize gerçekliğini hissettirmek için daha doğrusu zaten görevini işlevini yerine getirmek için dış etkenlere ihtiyaç duyuyor. İnsan durduk yere bir şey görmüyor görmek, idrak etmek, varlığını bilmek için varlıklara ihtiyaç duyuyor. Ruhumuz olmayan veya olma ihtimali olmayan bir şeyi asla tasavvur edemiyor. Yani ruhumuzun bize gösterdiği şeyler de bir yere kadar doğru. Dolayısıyla dış dünya ne kadar gerçek olmasa da bir yere kadar gerçek. Çünkü duyularla algıladığımız şeyleri zihinle anlamlandırdığımız takdirde var diyorsak ve bunu zihinle yapıyorsak zihne de varlığı kanıtlamak için bir veri geliyorsa ve bu veri duyularla geliyorsa demek ki dış dünya da bir yerde doğrudur. Dış dünyadan yanlış olarak algıladığımız şeyler olduğundan da düşüncede yani ruhumuzun bize gösterdiği şeylerde bir yere kadar doğru. Kanatlı bir fare tasavvur edemeyeceğimiz gibi çünkü kanatlı bir fare olmadığından dolayı tasavvur edemiyoruz yani kanatlı bir fare düşünemeyeceğimizden dolayı kanatlı bir fare yoktur. Descartes dış dünyayı yanıltan duyularımızla değil bilginin tek kaynağı olan zihinle var olduğunu bulabiliriz diyor. 

           Descartes dış dünyanın gerçekliğine duyularımız sayesinde gidemeyeceğimiz için çünkü duyular bizi yanıltabilir. Bunun en iyi yolu da zihinde bulunan kavramlardır çünkü bir kavram zihnime düştüyse gerçektir görüşü vardı. Descartes düşündüğünde zihninde bir kavram dikkatini çekti. O kavram en iyi, en merhametli, en güçlü, ezeli ve ebedi vb. ve bu kavramın yalnızca mükemmel bir varlıktan zihne düşürüldüğünü söyledi. Ben mükemmel değilsem duyularım mükemmel değilse dünya mükemmel değilse ney mükemmeldi. Tabi ki de bu kavram tanrı kavramıydı. Dolayısıyla zihnine bu kavram düştüğüne göre bu kavram gerçekti ve o tanrıydı. Daha anlaşılır olarak açıklarsak ruh da var olan düşünce doğrudur ruh varlığı, gerçekliği, doğruyu açıklamak için vardır daha doğrusu zaten bu ruhun görevidir. Fakat ruh bedenle etkileşimde olduğundan dolayı ve bu görevini yerine getirmesi için duyulara ihtiyacı da vardır daha doğrusu duyular ruhun bu görevini yerine getirmesi için bir araçtır. Mükemmel kavramına gelirsek Descartes dış dünyaya duyularıyla baktığında , insanın bedenine baktığında mükemmel olamayacağını hatta matematiğin bile yanılacağını söylerken ve bu tüm yanılgıları duyulara bağlarken nasıl oldu da bilginin tek kaynağı olan zihnine mükemmel kavramı düştü. Descartes’a göre duyularla belirtilmeyip zihne düşen bu kavram yanılma payı olmadığından kesin ve net olarak doğruydu. Descartes tanrıyı böyle bulmuştu. O zaman böyle mükemmel olan tanrı insanı aldatmazdı. Dolayısıyla dış dünyada gerçekti.

               Descartes şu soruyu sormuştur. Ben aldanıyorum fakat bunun sebebi mükemmel olan tanrı olamaz beni aldatan nedir? Bedenim duyularla algıladığı şeyde yanılıyorsa ve ruhumda bedenimden etkileniyorsa yani düşüncemi içerin ruhum aldanıyorsa o zaman ben ne kadar düşüncem ile var olsam da beni yine düşüncem bedenimle etkileşim içinde olduğundan yanıltacaktır. O zaman ben bu bedenden ayrılamadığım sürece veya ölmediğim sürece özgür olamayacağım gerçek benliğime varamayacağım sonucuna ulaşmıştır.

 

                                                                                      

                                                                                   Murat AYDOĞAN    

                                                                                           

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla