Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

22 Ekim 2020

Siyasetname

HADİS
Resullulah (s.a.v)’den Nakledilir:
“Allah için dünyada adalet dağıtanlar, kıyamet gününde inciden olan cennet minderlerinde
oturacaklardır.”

-Günümüz dünyasında bu kadar yolsuzluğun çoğaldığı ve bir o kadarda adaletsiz bir düzen var olduğu içindir ki herkes kendi adaletini kendisi sağlamaya çalışıyor. Bu durumun ortaya çıkmasının bir sebebi de zannımca en önemli sebebi yapılan suçların bir caydırıcılığının olmaması onları suç işleme konusunda cesaretlendiriyor. Yöneticiler daima halkın adaleti ve refahı için ,işlere kötü niyetli olmayan, şahsi menfaatlerini düşünmeyen, perhizkârları ve Allah’tan korkanları bayındır etmişlerdir. Öyle ki onlar her zaman durumu, müminlerin Emiri Mutasım’ın Bağdat’ta yaptığı gibi dürüstlükle teşhis edip uygulaması gerekir.

Sizlere müminlerin Emiri Mutasım Döneminde Yaşanan Hadiseyi Nakledeyim.
KISSA
Abbasoğulları halifelerinden hiç kimse, Mutasım’ın sahip olduğu siyasete, heybete, alet ve askeri donanıma sahip değildi. Onun on bin Türk kölesi vardı. Birçoğunu kölelikten çekip almış, emirliğe ve sipah sålârlığa kadar yükseltmişti. Meğer bir gün bir emir, vekilini yanına çağırarak, ”Bize önemli bir iş için beş yüz dinarlık bir yardım edecek birini tanıyor musun? Hasat zaman iade ederim, ”dedi.
Vekil, Pazarda alışveriş yapan bir tanıdığım var. Zamanında ele geçirmiş olduğu altı yüz halifelik altın dinarı vardır,” dedi O pazarcı benim dostumdur. Ben her zaman onun dükkânının kapısına otururum.
Onda nakit para olduğunu bilirim. Meğer emir bir kimse göndersin, onu kendisi ile yemek yemeye davet etsin; ona saygı göstersin. Yemekten sonra bu borcu istesin. O mahcup olur, ola ki güzel sözlerle altını ondan alırız,” diye ekledi. Emir dediklerini aynen yaptı. Adam kalkıp emirin sarayına gitti. Selam verdi. Emir ayağa kalkarak ona saygı gösterdi. İyi bir yere oturttu. Kendisine iltifat etti, ”Senin şöhretini, iyi gidişini, insanlığını birçok kişiden, işitmiş, meftun olmuştum. Pazarda oturmuş olan bir cemaat, ‘Bu Hâcenin kusursuz insanlığı ve iyi muamelesi, bütün Bağdat pazarında bulunmaz, doğrulukta yerine konacak kimse yoktur, dediler,” dedi Emir, ona, ”Ey Hâce, niçin bana karşı cüret gösterip bana bir iş bulmuyorsun, bu evi kendi evin gibi bilmiyorsun?” dedi. Emir ne söylerse o saygı
gösteriyor ve tevazu ediyordu.
Emir’in vekili de, ”Öyledir,” deyip duruyordu. Bundan sonra yemeği getirdikleri zaman, emir ona iltifatlar ediyor, güzel kâseden nevale koymalarını emrediyordu. Nihayet yemek bitti. ”Seni niçin zahmete sokmuş olduğumu biliyor musun?” diye sordu.
Adam, ”Hayır” dedi.
Emir, ”Bil ki bu şehirde zengin dostlarım çoktur. Onlar yapacağım bir teklifi yerine getirmemezlik etmezler. Onlardan ne kadar para istersem isteyeyim, bizim muamelemizi bilmeleri sebebiyle derhal verirler. Ama bu zamanda benimle senin aranda dostluk olmasını, samimiyet kurulmasını arzu ettim. Benimle dört ay müddetle bin dinarlık bir muamele yapmanı umarım Dört-beş ay içinde, hasat zamanında geri veririm. Üzerine bir takım elbise koyarım. Sende bu paranın birkaç mislinin olduğunu, bu parayı benden esirgemeyeceğini biliyorum.” Dedi Adam, utancından ve ona yaptığı iyi muameleden dolayı, Ferman emirindir. Lakin bin veya iki bin dinarı olan dükkân sahiplerinden değilim, bendelerin bütün sermayesi altı yüz halifelik dinarıdır ki bu kadar para ile çabalıyorum ve ufak tefek alışveriş yapıyorum. Bu kadar parayı elde edinceye kadar sıkıntılı zamanlar geçirdim. Dedi.
Emir, “Hazinemde her türlü altından eşya vardır. Fakat bana lazım olan işe uygun değildir ve dahi bu muameleden maksadım, senin dostluğun ve samimiyetindir. Şimdi bu altı yüz dinarı bana ver, benden itimada değer adamların şahitliği ile yedi yüz dinarlık bir senet al ki hasat zamanında bir kaftan ile geri vereyim, ”dedi.
Vekil, “Sen bizim emirimizi henüz tanımıyorsun. Hiç kimse bizim emirinizden daha temiz muamele yapmaz, ”diyordu.
Adam ,”Ferman sizindir. Elimde olan bu parayı esirgemem söz konusu değildir.” Dedi. Kendisine bir senet verdiler.
Altını ödeme vadesi geldi. Üstelik aradan on gün geçtikten sonra ertesi günü, adam emiri
selamlamaya gitti. Selam verdi, Hiç istekte bulunmadı, ”Beni görmesi zaten istektir.” Dedi. Nihayet, senet müddetinden iki ay geçti. Emir altını ödemesi gerektiği yolunda hiç ayak basmıyordu. Emirin sustuğunu anladı. Şöyle bir dilekçe yazdı: ”Benim şu kadar altına ihtiyacım vardır, benim hakkımı ulaştırması için vekile emir ver.”
Emir, ”Sen sanıyor musun senin işini ihmal ediyorum. Meşgul olma, birkaç gün sabret ki mühürlenmiş olarak güvenilir bir adamımın eliyle evine göndereyim ,” diye cevap verdi. Adam iki ay daha sabretti, altının izini hiçbir şekilde görmedi. Ona bir dilekçe daha verdi ve “Bundan önce oyalıyorlar,” dedi ve her gün altını istemeye gitti. Hiç kar ve fayda etmedi. Böylece, paranın ödeme vadesinden sekiz ay geçti.
Bu adam sefalete düştü. Büyükleri şefaatçi yaptı, baş kadıya gitti. Kadı onu şeri mahkemeye çağırdı.
Bu adam için emire söz söylemeyen bir büyük kalmadı. Birkaç defa kadılık sarayından ona adam gitti; onu mahkemeye götürmediler. Her defa halktan da bir şeyler alarak bir iş yapardı, vefa etmezdi.
Nihayet, paranın vadesinden bir buçuk yıl geçti. Adam aciz kaldı. Kârı bırakıp sermayeyi almaya razı oldu, fayda etmedi. Bütün büyüklerden ümidini kesti. Allah’a gönül bağladı. Fazlumend mescidine gitti, birkaç rekat namaz kıldı. Allah’a yalvardı, ağladı, ”Ey Allah’ım ,aciz kulunun feryadına yetiş ,beni kendi hakkıma ulaştır; hakkımı haksızdan alıp, bana ver,” diyordu.
Meğer bir derviş bu mescitte oturmuş ,o ağlayıp inlemeyi işitiyordu. Ona acıdı. O yalvarıp yakarmayı bitirince ,”Ey şeyh sen ne sıkıntıya düşmüşsün ki böyle inliyorsun ? “ dedi.
Adam ,”Benim başıma öyle bir hal gelmiştir ki kula söylemek hiç fayda etmiyor. Allah feryadıma yetişsin,” dedi.
Derviş ,”Halini bana tekrar anlat. Zira sebepten olsa gerek,” dedi.
Adam ,”Ey derviş, söylememiş bulunduğum bir halife kalmıştır. Yoksa şehrin bütün emirlerine ve büyüklerine söylemişimdir, hiç fayda etmedi. Sana söylesem ne fayda eder? “ dedi.
Derviş:
Bana söylemelisin. Eğer bir faydası olmazsa ,zararı da olmaz; söyle belki rahatlarsın.”
Adam , kendi kendine ,”Doğru söylüyor,” dedi. Sonra kendi başından geçeni baştan sonuna kadar anlattı.

Derviş , “Ey kusursuz adam, bana söyleyince sıkıntın rahata döndü. Üzülme ,eğer sana söyleyeceğimi yaparsan , hemen bugün altınına kavuşursun,” dedi.
Adam ,” Ne yapayım ? “ dedi.
Derviş, ”Hemen şimdi filan mahalleye git; orada minaresi olan bir mescid, mescidin yanında bir kapı, kapının ucunda bir dükkan vardır. Orada eski bir elbise giyinmiş ihtiyar bir adam oturmuş, bir şey dikiyor. Önünde de küçük bir yamak, terzilik ediyor. Bu dükkana git Selam et, önüne otur, bütün durumunu tekrar anlat. Gayene erişince beni dua ile hatırla. Bu işte hiç ihmal gösterme,” dedi.
Adam mescidden çıktı. Kendi kendine bunun acayip bir iş olduğunu düşünüyordu. ”Zira ,benim bu şehirde büyüklerden ,emirlerden ,kadılardan ,bu işe şefaatçi etmediğim hiç kimse kalmadı. Bu derviş beni ihtiyar bir terziye gönderiyor, ”Sen gayene onun sayesinde ulaşacaksın,” diyor. Acayiptir, şimdi gideyim ,bakalım ne olacaktır.”
Adam gitti, o mescidin kapısına ve dükkana kadar vardı. İhtiyar terziye selam verdi ve önüne oturdu. Yaşlı adam ,dikmekte olduğu bir şeyi elinden bıraktı ve önemli olan hangi iş için buraya kadar zahmet ettiğini sordu. Adam, durumunu baştan sona ,mescide gidişine ve ağlayışına kadar her şeyi anlattı.
Yaşlı terzi onun halini işitince ,”Kullarının işlerini Allah rast getirir. Bize bir söz söylemek kalır. Biz de senin için düşmana bir söz söyleyelim. Yüce Allah’ın müyesser edeceğini ,senin de gayene ulaşacağını umarım. Bir zaman sırtını duvara daya ve sakin otur,” dedi. Sonra o iki çıraktan birine ,“Kalk ,çabuk filan emirin sarayına git, onun has odası kapısına otur, filan terzinin çırağı kapıda durmuştur ve sana bir haberi vardır diye haber ver. Seni içeri çağırdıkları zaman selam ver, benim selamımı ona ulaştır ve de ki bir şahıs senin yanından ,şikayet için benim yanıma gelmişti. Elinde senin ikrarın ile yedi yüz kırmızı dinarlık bir senet vardı. Senedin müddetinden bir buçuk yıl geçmiştir. Şimdi bu adamın hakkını tamamıyla ve kemaliyle vermeni ve onu hoşnut etmeni, hiç ihmal etmemeni ve gaflet göstermemeni, onun cevabını çabucak eriştirmeni istiyorum ,”dedi .Çocuk acele ile kalktı ve o emirin sarayına gitti.
Pazarcı adam, ”Hayret içinde kalmıştım. Zira, hiçbir padişah bu yaşlı terzinin bu küçüğün dili ile gönderdiği gibi bir haberi en ufak kişiye göndermezdi,” dedi.
Bir zaman sonra çocuk döndü, ”Buyurduğun gibi yaptım ve haberini ilettim. Emir ayağa kalktı ve ‘Selam ve saygımı üstada götür. Teşekkür ettiğimi, senin emrettiğin gibi yapacağımı söyle.
Hemen geleyim ve altını yanıma alayım ; öyle ki senin katında altını kendim teslim edeyim,’ dedi”.
Henüz oradan biri geçmemişti ki emir, iki uşak ile geldi; atından indi, dükkanın yukarısına geçti, yaşlıya selam verdi. Yaşlı terzinin elini aldı ve öptü. Sonra da altın kesesini uşaktan aldı, ”İşte altın ,zannetme ki bu kusursuz adamın altınını tutmak istedim. Olan kusur vekiller tarafından oldu.” Dedi ve çok özür diledi. Altın tartıcısı altının ayarını kontrol etti ve terazide çekti. Beş yüz halifelik dinarı idi.
Emir, ”Bu beş yüz dinarı bugün kendisine teslim et. Yarın iki yüz dinarı dergahtan döndüğüm zaman kendisine ulaştırayım ,geçmiş olanlardan özürler dileyeyim ve rızasını sağlamaya çalışayım. Bunun için şöyle yapacağım: Yarın sabah namazından önce benim bir uşağım senin katına gelsin,” dedi.
Yaşlı, ”Peki bu beş yüz dinarı kendisine ver ;geri kalanını yarın ödersin,” dedi.
Emir altını adama verdi ve yaşlı terzinin elini bir defa daha öptü , gitti.

Ben sevincimden ne yapacağımı bilemedim. Elimi uzattım ;teraziyi kendime doğru çektim yüz dinar tarttım ,terzinin önüne koydum. Terzi ,”Bu nedir ?” dedi.
Ben ,”Allah’a ahdetmiştim ki bu altın elime tekrar geçince ,yüz dinarı bu hususta çalışmış olan kimsenin hakkı olsun; altın tamamıyla elime geçti. Bu miktar senin hakkındır, onu kendi gönlümle sana bağışladım.,” dedi.
Yaşlı terzi, ”Git, Zira benimle uğraşma; hakkım ,sözümle, bir Müslüman’ın gönlünün gam ve sıkıntıdan kurtulmasıdır. Bende bu yüzden huzur buluyorum. Eğer senin bu altından bir habbeyi kendime reva görürsem, ben sana karşı yedi yüz dinarını gasp etmek isteyen bu adamdan daha zalim olurum. Kalk, altınını al ve selametle git. Yarın, geri kalan iki yüz dinarı gönderirse ,ne ala, yoksa bana gel, onu da alayım. Bundan sonra muamele yapma iş arkadaşını tanı,” dedi.
Sonra ,ben çok çalıştım; benden hiçbir şey almadı. Kalktım yanından, sevinçle dışarı çıktım ve evime döndüm. O gece gönül rahatlığı ile uyudum.
Ertesi gün evde oturmuştum. Bir şahıs geldi ve “Emir rica ediyor ve zahmet edip gelsin diyor,” dedi.
Gittim ,saraya varınca emir beni iyi yere oturttu. Kendi vekillerine kızdı, “Kusuru onlar yaptılar. Ben daima iş ve padişaha hizmet ile meşgulüm,” dedi.
Birçok özürler diledi ve iki yüz halifelik dinarını tarttı, bana verdi. Ben çıkmak için baş
eğdim, bırakmadı. Bir şeyler getirdi, yedik. Sonra bir hadimini yanına çağırdı, kulağına bir söz fısıldadı. Hadim ,eline bir bohçanın arasında bir elbise almıştı.
Emir “Giydiriniz,” dedi. Altın dokumalı ipek bir cübbeyi giydirdiler, iyi keten bir sarığı başıma
koydular. Sonra emir ,”Benden memnun oldun mu ?” dedi.
Ben ,”Evet ,” dedim. Senedi geri verdim.
Emir ,”Hemen şimdi yaşlı terzinin yanına gidip hakkım bana geri verildi, ondan hoşnudum, demeni istiyorum,” dedi.
Ben ,”Öyle yapayım. Zira ,onun kendisi ‘Yanıma gel, hakkını alıp almadığını haber ver,’ demişti. Ben oraya gidiyorum,” dedim.
Emirin sarayından çıktım. Terzi şeyhin dükkanına gittim.
Durumu ona anlattım: “Geri kalan altını verdi, hilat giydirdi. Hepsi senin sayende oldu. Bu iki yüz dinarı benden kabul etsen ne olur ?” Yaşlı adam hiçbir şekilde benden bir şey kabul etmedi. Kalkıp kendi dükkanıma geldim.
Ertesi gün bir miktar helva, birkaç tavuk kızarttım, yaşlı terziye götürdüm, ”Ey şeyh ,mademki altını kabul etmiyorsun , bar, bu hediyeyi kabul et ki gönlüm hoş olsun,” dedim.
Yaşlı terzi, “Söyle,” dedi.
Ben ,”Bil ki benim bu şehirde şefaatçi yapmadığım emir, zahid, kadı ve şahne kalmadı. Benden Borç alan emir hiç kimseye iltifat etmedi ve altınımı vermedi. O ,hiç kimsenin sözünü kabul etmedi ve dinlemedi. Bütün insanlar onda aciz kaldılar. Senin sözünle altını bana hemen verdi. Bu saygı nereden geliyor? Eğer münasip görürsen bana anlat,” dedim.
O ,”Senin, benim müminlerin emiri Mutasım ile olan hadisemden haberin yok mu ? “ dedi.
Ben ,”Hayır,” dedim.

O, ”Kulak ver de anlatayım,” dedi.
-Bil ki otuz yıldır bu mescidin minaresinde ezan okurum. Kazanç ve gelirim terzilik sanatındandır. Ömrü olduğu müddetçe asla yakışıksız işlerle meşgul olmamışımdır. Bu mahallede ordu emiri olan bir kumandanın sarayı vardı. Bir gün ikindi namazını kıldık, mescidin kapısına geldik; dükkana gitmek istedik. Bu emiri gördüm; son derece sarhoş geliyor; eli ile genç bir kadının çarşafını yakalamış, onu zorla çekiyordu. Bu kadın feryad ediyordu ve “Ey Müslümanlar ,benim feryadıma yetişiniz. Zira, bu yolun kadını değilim. Filan kimsenin kızı ve filan kimsenin karısıyım. Filan mahallede evim vardır. Herkes, iffet ve doğruluğumu bilir. Bu adam beni zorla çekiyor; benimle fesad yapmak için niza ediyor. Kocam da eğer bir gece evden kaybolursam , beni boşayacağını talak ile yemin etmiştir. Şimdi, hem Allah’tan uzak düşüyorum, hem de kocamdan ayrılıyorum,” diyor, yüksek sesle ağlıyordu. Hiç kimse onun feryadına koşmuyordu, çünkü bu adam muhteşem ve büyük emir idi.
Beş bin atlı kıtası vardı. Ben biraz bağırdım , feryat ettim; hiç faydası olmadı. Emir, kadını kendi sarayına götürdü. Ben rahatsız oldum. Birkaç ihtiyarı, birkaç kedhudayı başıma topladım, o emirin sarayının kapısına gittim. Doğru olanı yaptık, ”Bağdat şehrinde , zamanın halifesinin yanı başında Müslüman bir kadını had bilmezcesine ve zorla yakalıyorlar , evine çekiyorlar, onunla fesat yapıyorlar. Eğer onu dışarı çıkarırsan ne ala yoksa derhal müminlerin emiri Mutasım’ın dergahına gidip, şikayet ederiz,” diye bağırdık.
Bu emir ,sarayından dışarı çıktı, beni men etmelerini emretti. Bazılarını el ve ayaklarından
yaraladılar. Durumun böyle olduğunu görünce hepimiz kaçtık. Akşam namazı vakti geldi. Gidecek uygun yer yoktu. Akşam ve yatsı namazını kıldık. Evlere döndük. Bir süre pijama ile oturdum. O tasa ile gözüme uyku girmedi.
Sonunda şunu düşündüm: Kalkayım minarenin tepesine çıkayım, bu adam duyuncaya kadar yüksek sesle ezan okuyayım. Gündüz olduğunu sanır. Elini bu kadından çekmesi ve onu saraydan çıkarması mümkündür. Bu takdirde, çabucak minareden ineyim , o kadınla evine gideyim ,onu evine teslim edeyim ;ta ki bu zavallı, kocasından olmasın.”
Sonra böyle yaptım. Minareye çıktım , yüksek sesle ezan okudum. ”Bizzat müminlerin emiri
Mutasım’ın uyanmasına aldırma,” dedim O, beni duydu , son derece kızdı ve “Her kim ki gece yarısı ezan okuyorsa müfsid olur. Duyan herkes sanır ki gündüz olmuştur, evinden dışarı çıkar, gece bekçisi onu yakalar, sıkıntıya düşer,” dedi. Bir haceye ,”Hemen şimdi gitmeni, bu müezzini yakalamanı ve huzuruma getirmeni istiyorum, ta ki kendisini şiddetle tedip buyurayım. Öyle ki artık hiçbir müezzin vakitsiz ezan okumasın ,” diye emretti.
Ben erkence döndüğüm zaman ,baş hacib bir meşale ile geliyordu. Ben ise mescidin kapısında durmuş, çıkacak olan o kadını bekliyordum.
Baş hacib, “Hani , vakitsiz ezan okuyan sen miydin ? Halife son derece gazaba gelmiştir.” dedi.
Ben , “ Ferman halifenindir.Ben idim.Benim vakitsiz ezan okumama bir terbiyesizlik sebep oldu,” dedim.
“Bu terbiyesiz kimdir ? “ dediler.
“Hudavend’den ve halifeden korkmayan birisi,” dedim.
O, “Halifeden korkmayan cüret sahibi kimdir ? “ dedi.
Ben ,”Bu müminlerin Emirinden başkasına söylenemeyecek bir hadisedir,” dedim.
Baş hacib,”Bismillah ,hadi gidelim ,” dedi.

Halifenin sarayının kapısına vardığımız zaman, baş hacib benim durumumu bir hadime söyledi. Hadim saraya gitti ve Mutasım’a tekrarladı. Mutasım, beni içeri getirmelerini emretti. Sonra ,niçin vakitsiz ezan okuduğumu sordu. Hepsini anlattım. O, son derece öfkelendi ve hemen hadime, ”Baş hacibe söyle, adamları ile derhal filanın sarayına koşsun, kendisini yakalasın, bu gece yoldan alarak sarayına kapattığı kadını iki güvenli adam ile kocasının evine geri göndersin. Kocasına bu kadın hakkında, benim şefaatçi olduğumu ,başından geçen hadisede günahı olmadığını, ona eskisinden daha iyi davranmasını söylesin. O Emiri de derhal huzuruma gönder,” dedi.
Baş hacib gitti. Hemen saatinde emiri halifenin huzuruna getirdi. Halife onu görünce ,”Ey hamiyetsiz!
Benim zamanımda bir Müslümana ne eziyet oldu ki sen yapılmaması gerekeni yapmaya cüret ediyorsun. Müslümanlık için altı yıl Rum kayseri ile savaşta olan ,bütün Rum’u harap eden, İstanbul şehri kapısına kadar yıkan, yakan ,orada Müslümanlar için cami mescidi yapan, o kadar Müslümanları onların zincirinden kurtaran ve dışarı çıkaran o hükümdar ben değil miyim ? Bugün Allah’a hamdolsun, benim adaletim sayesinde kurtla koyun aynı kaptan su içiyor. Bu ne küstahlıktır, Bağdat şehrinde üstelik benim yanı başımda Müslümanların namusuna saldırıyor, bir kadıncağızın iffetini lekeliyorsun Herifi bir çuvala koyarak ağzını sıkı sıkı bağlamalarını, keçe dövücülerin sopalarından birini getirmelerini emretti. Güçlü iki kişinin çuvalın iki yanında durup emirin kırılana değin sopa atmalarını söyledi. Sonra da çuvalı Dicle’ye atmalarını buyurdu.
Sonra Mutasım bana, ”Ey Şeyh, Allahtan korkmayan kimse, benden de korkmaz. Allah’tan korkan kimse, yapılmaması gereken bir işi yapmaz ,Şimdi O ,Allah’ın kullarına zulüm ve layık olmayanı reva görsün,” dedi.
Bundan sonra sana emrettim. Bir kişinin bir kişiye zulüm yaptığını görürsen veya haksız ve vacib olmayan bir iş yaparsa böyle vakitsiz ezan okuman gerek. Ben işittiğim zaman, seni çağırırım ve meseleyi sorarım. Vacib olmayanı yapmış olan kimseye ,oğlum veya kardeşim olsa da ,bu adama yapmış olduğumun aynını yaparım ,”dedi.
Bu hadise bütün halife ordusunca malumdur. Bu emir senin altınını sözüm dolayısıyla
vermedi; Müminlerin Emiri Mutasım’ın korku ve siyasetinden verdi. Çünkü , o , ihmal etseydi, derhal vakitsiz ezan okurdum; onun başına o adamın başına gelenin aynısı gelirdi.
Buna benzer hikayeler ,insanların başlarına gelen hadiseler çoktur. Ta ki Devlet Emiri daima koyunu kurda bağlamış olduklarını ,ziyan gelmemiş bulunduğunu, memurları nasıl
cezalandırdıklarını, müfsidler için ne tedbirler almış olduklarını bilsinler.

Derleyen : Muhammed Nur Dinç

Kaynak : Nizam’ül Mülk

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla