Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

12 Eylül 2020

Trendeki Çocuk

Hatırladığı ilk yolculuğu, şehre gelişleriydi. İlçe arabasından meydanda inip kısa sayılamayacak bir yürüyüşün ardından istasyona geldiler. Babasının yükleri sırtlandığı; annesinin elinden tuttuğu, kadının biteviye öbür eli ile de kardeşini taşıdığı bir gündü. Ağaçların ayrılık sancısı çektiği, ayazın yüzünü yaktığı, yanaklarının cılız bedenine ait değilmişçesine elmanın iki yarısı gibi yüzünde şakladığı zamanlardı. Annesinin palaspandıras boynuna doladığı atkısının bir ucu hepten yere değiyor, arada üstüne basınca canı yanıyordu. Sağ eline tutuşturdukları beslenme çantasını bırakamadığından annesinin elini bırakıyor, boğazını saran ip yumağını gevşetiyordu. Ne var ki bunu yaptığı an annesi iki metre yol alıyor kalabalığa karışıyor sonra söylene söylene geri dönüp çocuğun koluna koparırcasına asılıp kalabalığın içinden çekip alıyordu

Kadının telaşı, arkasına dönüp göz ucuyla olsun bakmayan adama yetişmekti. Adam ise güç bela parayı denkleştirip bilet aldıkları trene yetişmenin derdindeydi. Şu yükleri kapıdan bir atsa, bir ayağını olsun bir bassa gerisi kolaydı. Hanımı, çocukları bir şekilde tutar çekerim, diye düşünüyordu.

Çocuğun ise tek derdi atkısı değildi. Annesinin elinde salınan bir bavul gibi sağa sola çarpıyor, arada bacağına dolandığı birkaç kadından şaplak yiyor, annesi olanları hiç görmüyordu. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi havanın soğuğundan burnu akıyor, koluyla olsun silemiyordu. Ağzına gelen o tuzlu tattan nefret etmiş, sıvının değdiği yerler buz kesmişti. İçini çeke çeke annesini takip etmekten başka yapacağı iş yoktu. Arada gözlerini yumuyor, çarptığı insanların kabanlarının dokusunu yüzüyle hissediyordu. Kimininki pamuktan gibi yumuşacıkken, kimininki sert keçedendi. Gözünü açıp annesinin yeşil eteğinin üstüne dökülen kahverengi mantosunu görünce yine de mutlu oluyor, adımlarına biraz olsun can geliyordu.

Sonunda trenin yanına ulaştılar. Sonsuza kadar kalabalığın içinde o koşturmaca devam edecek sandı. Durmayı hiç beklemediğinden ilk anda sendeledi, annesinin üstüne yapıştı. Kendini toplayıp geri çekildiğinde yeşil eteğin üstünde şeffaf bir leke bıraktığını gördü. Adam yetişmenin rahatlığı ile binecekleri kompartımana yükleri yerleştirirken, kadın çocuğun yerde sürünen atkısını fark etmiş onu düzlüyordu. Annesi yeniden şefkatle ona bakıp bir derdini çözerken, çocuk başını kaldırmış, ilk kez aşık oluyormuş gibi annesine bakıyordu.

Ne olduğunu anlamdan babası tarafından kucaklandığı gibi trenin içine atıldı bu kez. O yirmi saniyelik uçuş bile yüzünü hepten güldürmeye yetti. İçine girdiği kara kutu başta ürkütücü gelse de camından gökyüzü görünüyordu. Bulutların neye benzediğini bulmak için sabırsızlanıyordu. Heyecandan ayakları yerinde durmuyor az önce yürümeye dermanı yokken şimdi koşmak istiyordu. “Dur!” dedi, babası gülerek. “Şurası bak, buraya oturacağız” derken kompartımanın kapısını gürültü ile ittirdi. İçerde oturan üç kişi aynı anda yüzlerine bakınca Ahmet utandı, kendini kötü hisseti. Misafirliğe gelen uslu bir çocuk gibi babasının önünde girdi içeri. Diğerleri selamlaşırken sessizce cam kenarına geçip oturdu. Kompartımanın kapısı aynı gürültü ile kapanırken içinde yükselen bir sevinç her şeyi bastırıyordu. Yerden kesilen ayakları bir türlü doğru durmuyor, bir ileri bir geri sallanıyordu. Gözünü camdan ayırmak istemese de kaçamak bakışlarla karşısındakilere bakmaktan geri durmuyordu. Tam karşısında okula giderken emanet edildiği Bükre yaşlarında bir kız oturuyordu. Yanındakiler de anne ve babası olmalıydı. Bükre kendisinden iki sınıf büyüktü, sorun değildi büyüyünce onunla evlenecekti. Kıza baktıkça Bükre’yi hatırlasa da Bükre’den oldukça farklıydı. Saçları daha uzun ve daha parlak geldi gözüne. Ama gözleri Bükre’nin gözleri gibi olamazdı. Bu kız donuk bakıyordu, hatta bakmıyordu. Gözünü dışarı dikmişti ama yine de bir şey görmediğini sandı, yüzünden hiç ifade seçilmiyordu. Kızın bakmamasından cesaretle daha uzun gözlemler yapma fırsatı buldu. Elinde wolkmen vardı, bir daha baktı yanılmamıştı. Samet’te de vardı, mavisinden. Değişik bir maviydi o, rengi soluk gibi. Bir keresinde Samet’in yerine ödevini yapınca dinletmişti. Ama kaseti eline alsa şöyle bir parmağını takıp dolasa daha mutlu olurdu. Gözü kasetçalarda iken
trenin insanın içini ürperten düdüğü ile birlikte kız da hareket edince, kulaklığını yeni takıyordu, irkildi. O sıra kardeşi de ağlamaya başladı. Kızın anne babası olduğunu düşündüğü kadın ve adam da kardeşinin başına eğilmiş sevme bahanesiyle annesine çocuğu nasıl teskin edeceğine dair akıl veriyordu. Ahmet de eğilmiş onlara bakarken trenin hareket etmesiyle gaip bir el tarafından itilmiş gibi gerisin geri yaslandı. Babası ayağa kalkmış kardeşini pışpışlarken trenin gürültüsü tüm sesleri bastırıyordu. Ters gidiyorlardı. Yanı başındaki manzaradan giderek el çektiriliyor gibiydi.

İstasyondan tamamen ayrıldılar. Köylerine en yakın ilçedeydiler. Burayı severdi çünkü her gelmelerinde babası muhakkak onun için bir şeyler alırdı. Okul çantasını, resim defterini buradan almışlardı. Hatta bir keresinde Mahir’in köydeki dükkânında olmayan jelibonlardan almaya razı olmuştu babası. Bir paket de kardeşi için almayı istediyse de bir tanesini anca alabilmişlerdi. Treni de ilk burada görmüştü. Hayat Bilgisi kitabının kapağındaki kadar duman çıkarmıyordu ama yine de büyüleyiciydi. Bilmediği, görmediği diyarlardan haber getiren bir müjdeci idi. Şimdi ise onun içinde olmanın sevincini yaşaması gerekirken giderek içini kaplayan hüzne mani olamıyordu. Babası yanındakilere, şehre yerleşeceklerinden bahsediyordu. Amcasıgil önceden gitmişti, varınca onların yanında duracaklardı bir düzen tutturana kadar. Amcaoğlu vardı Kadir, hasımdılar. Onlar da köydeyken hiç sevmezdi Kadir’i. Babası konuştukça yüzü buruşuyordu. Bir de köyü öyle bir anlatıyordu ki; adamın sözleri Ahmet’in içini taşlıyordu sanki. Babasının anlattığı kendi yaşadığı yer olamazdı. Hepten hüzünlendi. Köyleri ne kadar kötü olabilirdi ki, orada Bükre vardı. Babasını dinlemekten vazgeçti. Bozkırın içinde ağır aksak ilerliyorlardı. Aklında tek bir şey vardı, gittikleri yerden geri dönmek. Hele biraz büyüsün, çalışıp para kazanacak Bükre için geri dönecekti.

Daha ilk yolculuğunda trenin büyülü bir müjdeci olmadığını anlamıştı. Tren ayrılıktı besbelli, baştan ayağa hüzündü, duymak istemediğine tahammül etmekti, bir odaya kısılıp kalmaktı. Yine de yıllar geçti, trenler değişti, yollar gelişti o çocuk heyecanı hiç bitmedi, telaşlı koşan adımları bir cam kıyısına oturttu onu hep. Keyifle yolu izlediği zamanlar oldu. Hayatı da o tren yolculuğu gibi akıp gitmekteydi. Kompartımanda ailesi, bazen akrabaları, bazen komşular başka başka insanlar; curcuna, hır gür… Kahkahalara gözyaşı karışıyor ara ara gözünü yoldan ayırıp onlara bakıyor, sorularına cevap veriyordu ama aklı yoldan hiç sapmıyordu. Bir süre sonra tren dar, yol geniş göründü gözüne. Tren gürültülü, yol sessiz; tren kargaşalı, yol huzurlu; tren günaha teşne, yol bağışlayıcı… Niye burada olduğunu sorgulamaya başladı. Niye yolda değil de trendeydi? Delice inmeyi diledi birçok kez, hesapsız çekip gitmeyi. Ah şu kapı bir açılsa diyordu ki bir gün açıldı. Şaşırmış bir vaziyette koştu kapıya. İlk an inmekte tereddüt etti, yolun soğuğu yüzüne vuruyordu, trenin ne kadar sıcak olduğunu fark etti. Caydırmadı bu onu. Koca bir adım attı trenden dışarı, arkasına bakmadı. Adımlar adımlara, Ahmet yola karıştı. Yükünün farkına vardı ilk, omuzlarını silkeledikçe. “Ağırmış.” dedi. Zul değildi, ötesinden hayranlıkla baktığı manzaranın içindeydi. Yaban topraklarda epey ilerledi. Neden sonra dönüp indiği yere baktı. Başka bir tren daha geçiyordu, tıpkı indiğine benzeyen. Tanıdık bir çehreye rastlamak yüzünde buruk bir tebessüme yol açtı. Özlemiş gibiydi, geride bıraktığı treni, onu buraya bırakan treni. Fark ettiği an yola ihanet etmiş gibi bir hisle içten içe suçlandı. Ayakları ile yere daha çok sarıldı bu sefer adımları birbirini tutkuyla izledi. Yine de içinden derin bir ah yükseldi. Aklına geldi inerken neredeydi ailesi, dostları? “Kimsenin kalmam için uğraşmadığı bir tren orası, boş ver.” dedi “Orda olmaya değmez.”

Biraz dinlenmesi gerekti. İşte insanın aklını çelen yalnız ağaç, yakınındaydı. Koşa koşa gitti gölgesine. İnsanın sırtını yaslayacak bir dayanağı olması az şey miydi? Mutlulukla kavuşturdu kollarını üşüyen bedenine siper olsun diye. Etrafta gezinen gözleri dönüp ağaca bakıyordu. Dallarında yaprakları ne güzel salınıyor, o yapraklar ne de güzel göğe karışıyordu. İşte şimdi huzurluydu. Bu yol Bükre’nin yoluna düşer miydi? Yeni bir trenin kulakları sağır eden uğultusu ile sarsılana kadar keyifli bir uykuya dalmıştı. Gözünü açtığında koca bir tren dumanlar içinde karşısında duruyordu. Trenin geçip gitmesini beklerken yolcular birer ikişer yola dökülmeye başladı. Yükselen duman ve is hayretini daha da arttırdı, ayağa kalktı trenin yanına gitmekten kendini alıkoyamadı. İnsanlar telaşla sağa sola yürüyorlardı. Belli ki arıza vardı. Çok geçmeden çözüldü. Yolculara yerlerine geri geçmeleri gerektiğini söylüyordu görevliler. Ahmet şaşkın bir halde onları izliyordu. Bir anda omzuna dokunan elle irkildi. “Beyefendi içeri geçin kalkacağız.” dedi, yaşlıca bir adam. Adamın yüzüne uzun uzun baktı. O müşfik yaşlı yüz baktıkça değişti, inanamadı, gözlerini yumdu açtı. Babası başında “Oğlum kalk, iniyoruz.” diyordu.

Nursultan Taş

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x