Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

21 Ekim 2020

Tuhaf Günler

Tuhaf günlerdi. Hiçbir gün düne benzemiyordu ama hepsi de birbirinin aynıydı.
Koltuğunun altında bir tartı taşıyan çıplak ayaklı bir çocuk sokağa girdi. Dünya kocaman bir
kaplumbağaymış da kabuğuna çekilmiş gibiydi. Herkes göremediği bir düşmandan
saklanıyordu. Caddeler, parklar, okullar, pazar yerleri western filmlerdeki düello sahnelerine
benzer bir ıssızlıktaydı. Sanki rüzgârla savrulan bir çalı yumağı yuvarlana yuvarlana sokağa
gelse, tabancalarını birbirine doğrultmuş iki kovboy karşı karşıya beliriverecekti. Herkes
kapılarını, panjurlarını kapatmış, evine sığınmıştı. Hayat birdenbire ağır çekime girmişti.
Tuhaf günlerdi. Okey masalarının aranan dördüncüsü Amca, torunuyla satranç
oynuyordu. Fil hantal adımlarla çapraz ilerler, at dörtnala koşarken ani bir hareketle bir l
–ama büyük l- çizer ve gösterişli yelesini savururdu. Kalelerin iki burcu, siyah beyaz kare
parselli toprakları baştanbaşa korur, rahat hareket ettiği için garip bir güven verirdi. Vezir,
ülkedeki en geniş hareket kabiliyetine sahip taştı. Kraliyetin katı kuralları ve can güvenliği
nedeniyle temkinli adımlar atan Şah ise veziri olmasa bu basiretsizliği yüzünden mat olurdu.
Piyonlar ise bu siyah beyaz kare parselli ülkenin askerleriydi ve ancak ileri hareket etme
yetkileri vardı. Ölümleri pahasına ilerlemek zorundaydılar, geri dönmek söz konusu bile
olamazdı. Yalnız rakip krallığın sarayına gizlice sızar da ajanlık yaparlarsa terfi alır vezir
kadar hareket etme yetkisini elde ederlerdi. Daha bir sürü kural vardı.
Okeymasalarınınaranandördüncüsü Amca hepsini öğrenmekte zorluk çekiyordu.
Tuhaf günlerdi. Kadın bileziklerini huzursuzca şıngırdattı. Kocası, yeni açacağı
dükkân için kadının bileziklerini istemişti. Kadının canı sıkılıyordu çünkü bileziklerin fiziki
kanununu biliyordu: giden bilezikler geri dönmezdi. Kadın, arkasından çekiştirecek komşu
bulamıyordu. Hani bi’ dedikodu yapsa biraz kafası dağılacaktı ama nerdee’ydi… Daha
kötüsü, komşularını göremediği için çekiştirebilecek malzeme bulamıyordu. Kalkıp çay
koydu. Tuhaf günler: 1 – Gıybet: 0
Tuhaf günlerdi. Çok yoğun çalıştığı için eve geç gelen babasına sadece iyi geceler
öpücüğü verebilen çocuk, babasıyla balkondan dışarı baloncuk üflüyordu. Üflediği baloncuk
büyüdü, büyüdü, babası kadar kocaman oldu. Babasıyla beraber baloncuğun içine oturup göğe
yükseldiler. Dışarı çıkmalarında sorun yoktu, çünkü baloncuğun içi sterildi.
Tuhaf günlerdi. Sabahları kahve içmeden ayılamayan, gününün yarısını arkadaşlarıyla
zincir kahve dükkânlarında oturarak geçiren çocuk annesiyle karşılıklı Türk kahvesi içti. Ama
fal bakmadılar, çünkü gaybı bilen elbette Allah’tı.
Tuhaf günlerdi. Dinlenme tesisinde yaşadığı sanılan mercimek çorbası dolduran adam
ortalarda yoktu. Helâ gişesinin başında oturan adam da yoktu. Hatta fırça ve hortumuyla foşur
foşur otobüs yıkayarak soğukta çay içen yolculara görsel şölen sunan çelimsiz delikanlı da.
İnanması güçtü ama demek ki onların da bir evleri vardı. Muavin, otobüsün ön koltuğunda
değil yatağında uyuyordu. Yoksa bu bir rüya mıydı?
Tuhaf günlerdi. Eve kapanmadan üç gün önce kınası, iki gün önce düğünü olmuştu.
Annesinin bir tanesini henüz kimse hor göremedi. İçişleri Bakanlığı’ndan 81 ile gönderilen
genelgeyle yüksek yüksek tepelere ev kurulmasına da bir müddet ara verilmişti.
Tuhaf günlerdi. "Ortalık derli toplu olsun. Kapılarımız, camlarımız, koltukların altları,
doğalgaz boruları bile temiz olsun; pat biri gelir rezil olmayalım" diyen annenin çocukları

misafir tehdidi ortadan kalktığı için derin bir nefes aldı. En azından bir süreliğine. Bazıları ise
o kadar şanslı değildi; arş-ı âlâya çıkıp perde kornişiyle birlikte ev halkını selamlayan çilekeş
evlatlar… Allah’ın selamı, rahmeti ve bereketi onların üzerine olsun.
Tuhaf günlerdi. Bilim gelişiyor, mikrobiyolojinin meyveleri yavaş yavaş alınıyordu.
İdeal ekşi maya üretimiyle her ev ekmek fırınına dönmüştü. Tüm antiviral ilaçlar, halk
tarafından etki mekanizmaları ve yan tesirleri ile beraber ezbere biliniyor, dezenfektan-
antiseptik ayrımı yapılabiliyordu. Bıyıklarına tütün kolonyası süren memur da artık
yadırganmıyordu. Demek ki halkın bilime saygısı artmıştı. Darısı insanlığı kurtaracak aşının
başınaydı.
Tuhaf günlerdi. Adam, ölüm haberleri vermekten başka bir işe yaramayan televizyonu
kapattı. Duvardan sazını indirdi. Nasıl tozlanmıştı, ne vakit olmuştu eline almayalı acaba? Bir
iki kez ürkekçe tellerine vurdu, sonra devam etti: “Allı turnam ne gezersin ovada…” Allı
turna da ne nispet yapar gibi geziyordu? Dışarı çıkabilen vardı, çıkamayan vardı.
Tuhaf günlerdi. Sınavı, ödevi bitmek bilmeyen öğrenci, okumayı yıllarca ertelediği
kitabı eline aldı. Bu kadar Oblomovluk yeterdi. Okudukları kendisini düşündürdü. Epeydir
düşünmediğini fark etti ve düşünmenin keyfine vardı. Kitabın bir sayfasını koparıp uçak
yaptı. Uçağa atlayıp Oblomov’u ziyaret edecekti ama üşendi.
Tuhaf günlerdi. Bahçesinde gül yetiştiren münzevi adam güllerini suladı. Tuhaf
günler onun hayatında bir değişiklik yapmamıştı. O, modern yaşamı hala aynı öfkeyle, dışarı
çıkmayarak protesto ediyordu.
Tuhaf günler sona ermişti. Şimdi de hiçbir gün düne benzemiyordu ama hepsi de
birbirinin aynıydı. Kaplumbağanın başı ve kolları kabuğundan çıktı. Ağır çekime giren hayat
birden hızlandı. Kapılar ve panjurlar açıldı. İnsanlar önce temkinli adımlarla birer ikişer dışarı
çıktı, sonra yüzlercesi, binlercesi çıktı. Evler insan kusuyordu. Sokağa giren bir zabıta,
koltuğunun altında bir tartı taşıyan çıplak ayaklı çocuğu görünce ona doğru koşmaya başladı.
Çocuk koşarak köşeden döndü ve gözden kayboldu.

İrem Tunç

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla