Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

18 Temmuz 2021

Van Gogh’tan ve Benden

“Hollanda’nın başkenti Amsterdam yakınlarındaki Laren şehrinde, Singer Müzesi’nde sergilenen, ünlü ressam Vincent Van Gogh’a ait “Spring Garden” (Bahar Bahçesi) adlı tablo çalındı. Polisin verdiği bilgiye göre, müzeye Pazartesi sabahı 03:15 sıralarında gelen hırsızlar, ön taraftaki cam kapıyı zorlayarak içeri girdi. Hırsızlar, sergilenmek üzere bir süre önce Groninger Müzesi’nden ödünç alınan, Van Gogh’un 31 yaşındayken yaptığı, erken dönem çalışmalarından olan “Spring Garden” (Bahar Bahçesi) adlı tabloyu alarak kaçtı.”

-BBC

 30 Mart 2020 günü, Van Gogh’un 167. doğum gününde, ajanslar alışılmışın dışında onlarca yeni olay arasında silik kalan bir haber geçtiler. Baharın ta kendisinin hayatlarımızdan çekildiği o günlerde hiç kimse, bir suretinin ortadan kayboluvermesiyle ilgilenmemişti. Pencere kenarlarına yaslanmış, tabiatın kendisini seyretmemize müsaade ettiği bu tek mevsimi, ilk defa görür gibi acele etmeden izliyorduk. Son çağını balkonlarda yalnız geçiren ihtiyarlar; demirli pencere kenarlıklarından ayaklarını sarkıtmış, sokaktan alacaklı olan çocuklar ve bu uzaklığa razı olmayan diğer herkes gibi, ben de sohbet ediyordum kendisiyle. Mazeretimi dinlesin istiyordum:  

   Ankara, kendisiyle geçirdiğim iki buçuk yılın her günü bana çok şey öğretti. İlk günlerde, heyecanlı bir nehirde uçarcasına akarken; bulduğu her nesneye tutunmaya çalışan biri gibi, karşılaştığım her yeni şeyi heybeme atmaya gayret ettim. Bir gün, geldiğim yere döndüğümde, heybemi açacak ve topladığım her şeyi ortaya dökerek bunlarla sakin ve sebatlı bir akarsu yolu çizmeye çalışacaktım. Kendi toprağının mütevazi  çizgilerinde akan, fakat cesur uçurumlardan dökülmesini de, sakin kuyularda beklemesini de bilen; uzak ormanların uğultularını da, ıssız şelalelerin gürültülü yaşayışını da kalbinde taşıyan bir akarsu.  Bununla beraber, öğrendiğim ilk ders, günün sonunda öğrencinin öğrendiği şeyin aradığından  bambaşka olabildiği oldu. Nitekim Ankara benim için, üst üste yığılmış bilgiler arasından ihtiyacım olanı çekip aldığım, eve götürüp kullandığım tekdüze bir kitap olmadı. Tebdil-i mekânın ve ilk defa bir başına kalmış olmanın, benim yıllardır maruz kaldığım eğitim sisteminden çok daha ilginç ve bir o kadar yapıma uygun öğretim metotları vardı. Sonunda, öğrenmeye başladığım asıl şeyin, yeryüzünde olup bitene taze gözlerle bakabilmek olduğunu anlayacaktım -ki yolculuklar da buna vesile olur  ve bu, öğrenilmesi gerekeni kendi başımıza öğrenmemizi sağlayan şeydir-. İnsan yeryüzünü dolaştıkça, rastladığı her manzarayla beraber bakışları yenilenir. Öğrendiğimi sandığım, önemine fazlasıyla inandığım ve bir an önce paylaşma hevesiyle yola çıktığım her yeni şey, eve  ilk dönüş yolunda gözümde küçülmeye, otobüsün süratli tekerleri altında ezilerek egzozlara karışıp dağılmaya, arkamda kalmaya başladı. Otobüs dağlardan geçtikçe pencerelerinde ince ince taze bir mevsim beliriyordu, bahara doğru ilerliyorduk! 

  Ankara’da yeni bir sonbahar tanımıştım: ağaçlar sarı, kahverengi, kırmızı yapraklara bürünüyor, geniş yapraklar mevsim boyu günden güne suret değiştiriyor, Mersin’deki gibi bir anda dökülmüyordu. Rastgele bir köşeyi dönünce altın yapraklarla bezeli sokaklar bulabilir; bir güzelliği beklemeksizin yürürken, açık mavi göğe çok yakışan koyu kızıla kesmiş ağaçlarla karşılaşabilirdiniz.. Güzü her köşesiyle yaşamıştık. Ardından malum Ankara kışı, “tövbeye getiren” ayazı ve yeni yağmış karın uzun yıllardır duymadığım sarhoş edici kokusuyla , gerçekten “kara”; fakat beni mutluluktan uçuran bu mevsimi bitirmek üzereydik. Lacivert gökyüzü altında, sahilde gezinen insanların kalbini dolduran rehaveti unutmuş, yumuşak rüzgarda sallanan palmiyelerin eksikliğini hissetmez olmuştum. Her sabah, yüzüme çarpan ilk soğukta Çukurova yazlarının bunaltıcı sıcağını; günleri mânâsızlaştıran, insanı hevessizleştiren boğucu iklimi anıyor, gülümsüyordum. Ara sınavlar bitmiş, yeni bir kentin evrilen renkleri gözlerimde, eve dönüyordum.

  Ne var ki, dönüş yolunda hafiften sezmeye başladığım şey, ertesi gün şehri dolaşırken apaçık, hemen unutuvermiş olduğumu hayretle fark ettiğim bir gerçek olarak yüzüme çarptı: bu şehrin ele avuca sığmaz bir baharı vardı! Aslında bu unutmak değildi, her yıl şehri doldurup bir müddet sonra yerini uzun bir yaza bırakan bu mevsimi, hayli zamandır fark etmemiştim bile. Sanki kış, ağırlaşmadan cıvıl cıvıl bir bahara dönüşmeye mecburmuş gibi…  Lila renkli ince çiçeklerin altından geçiyordum. Gür yapraklarıyla ağaçlar çitlerin üzerinden, demirlerin arasından kollarını uzatmış, gölge olmaya can atıyorlardı. Sokaklar, düzgün aralıklarla dizilmiş, mevsim meyveleriyle süslü ağaçlarla doluydu; kimsenin mülkü olmayan, bulduğu yerde büyüyüveren kara böğürtlenler; limon, mandalina, portakal ağaçları… Rüzgar, kestirilemez istikametinde tatlı tatlı dolanıyor; yaseminleri begonvillere, güneşte parlayan limonları taze nanelere, su şırıltılarını çocuk seslerine karıştırıyordu. Mevsimleri ağaçlardan okumaya alışmıştım, şehirleri de mevsimleri yaşayışlarıyla tanıyordum, ve insanları da yaşadıkları şehrin mizacıyla. Yine şairlerden akıl alıyordum: 

 “Ah güzel Ahmet abim benim

İnsan yaşadığı yere benzer

O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer

Suyunda yüzen balığa

Toprağını iten çiçeğe

Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine

Konyanın beyaz

Antebin kırmızı düzlüğüne benzer”

Böylece yavaş yavaş, bu şehrin insanlarının da, şehirleriyle aynı dili konuştuklarını düşünmeye başladım. Çetin kışlara inanmıyorlardı sanki, yağmurlar mutlaka peşlerinde bir baharla gelmeliydi, çiçekler açmaya hazır beklerlerdi, dar vakitler uzun sürmezdi. Güneşi hiç puslu bir matlıkta görmemişlerdi, her zaman parlak ve cömertti, yarın tekrar gelecekti mutlaka. Bu yüzden insanlar da cömertti ve kalplerinde, kendileri bile fark etmese de, güneşin daimîliği gibi mütemadiyen yaşayan ümitler vardı. Velhasıl, bu “kendi toprağının mütevazi çizgilerinde akan” akarsu sakinlerinin bazı ortak özelliklerini keşfediyordum: yaşamı hafifletmeye meyilleri olduğunu, koşulları yumuşatma hasletine sahip olduklarını… Gerçekte, bunlar daha önce de böyle olan şeylerdi. Vaktiyle bunları fark etmek için saksılarını sulayan bir komşuyu izlemek, bebeğini güneşe çıkaran anneyi, her sabah bakkalını açan amcayı düşünmeye vakit ayırmak yeterdi. Ne var ki bu kadarcık şeyi anlamak için üniversite sınavlarına hazırlanmak, hesapta olmayan bir kente yerleşmek, aylar boyu onu uzun uzun gözlemlemek gerekmişti. Brezilyalı yazar Paulo Coelho’nun Simyacı’sında düş yorumcusu bir kadının dediği gibi: ”Basit şeyler, en olağanüstü şeylerdir ve yalnızca bilginler anlayabilirler bunları.”

  İki buçuk yılın sonunda, bugün evdeyim. Bu harita kenarı, göçmenler ve uçları yakılmış hatıralardan ibaret şehirde. Hepimiz evlerdeyiz. Baharı seyretmeyi öğrendiğimden beri, bu mevsimi burada geçirmeyi istemiştim. Pencereler; ışıl ışıl uzanan açık mavi, kaygısız denizden, ötelerde yalnız başına çiçeklenip süslenen kırların varlığından söz ediyor. Pencerelerle yetinmemeyi öğrendim. Balkonlar, avlusuz büyümüş kalbimize bir teselli gibi kocamanlar Mersin’de. Bahar bu yıl ortalıkta pek kimseyi bulamadı, meydanlar yolunu gözleyen insanlar ve şenliklerden yoksundu. Dikkatleri tekrar üzerine çekebilmek için bütün maharetini sergiliyor: bohçasındaki türlü kokuları sokaklara dağıtıyor, çiçekleri en gösterişli renklere boyuyor, kuş cıvıltıları evimizde çınlıyor.  Ev işleri de yaramıza merhem değil pek; arka balkona çamaşır sererken, çamaşır tellerinin arasından yeşil kadife dağlar gözümüze ilişiyor. Buna ilişmek denemez aslında, rastlantısal bir denk geliş değil doğrusu, orada durduklarını bildiğimizden bakmamayı tercih ediyoruz yalnızca. Ara sıra gözümüz takılıyor; ağır ağır süzüyoruz ormanlara giden kıvrım kıvrım yolları, sisli tepeleri, piknikler için serilmişçesine uzanan yeşilleri… Biz yokken daha geniş, daha kekikliler sanki. Üstünkörü yaşanmış baharların pişmanlığı sessizliğimizde çoğalıyor. Çıkacak yayla, kaçacak köy, o köylerde bekleyen dedeleri olmayanların; köylerinin peşi sıra geçmişlerini arayacak çocukların da, dünyanın her yerinde kalplerini yatıştıracak çözümleri vardır. Liman kentlerinde büyüyenler bir çıkış yolu bulurlar her zaman: Rengi atmış balkon sandalyelerinden birine ilişip gözlerini kapamak…  Suda yüzen balığı, toprağı iten çiçeği anlamaya başlamak. Bir şehrin baharını bir başka şehrin kışında tanımak.  Minnettârım.     

Berfin SELÇUK

1 1 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x
Araç çubuğuna atla