Share on facebook
Share on twitter
Share on whatsapp
Share on telegram

Tüm Yazılar

18 Ekim 2020

Yaşıyor Mu?

“Ne ba ehl-i zemin cinsem ne imkanest tayyari”

Ne yerdekilere benziyorum ne de uçabiliyorum.

                                                    Divan-ı Kebir

Paylaşılmayan acılar daha bir gösterişli oluyor. Daha bir yaşadığından emin olma hali veriyor insana. Yaşadığından emin olmakla acının gösterişli olması arasında bir bağ yokmuş gibi görünebilir, ben de normal biri olsam öyle görebilirdim ama göremem çünkü normal biri değilim, yani doktorum öyle dedi. Neden öyle dedi ben de bilmiyorum, araştırma aşamasındaymış. Her seferinde pahalı olmayan ama gösterişli yerleri tercih ediyormuşum, çay içiyormuşum, pastel renklerin hakim olduğu koltuklara oturuyormuşum, çok parlak ışıklar yerine alaca karanlık ortamları seviyormuşum, güvensizmişim ama açık sözlüymüşüm, beni anlıyormuş… Öyle söyledi doktorum; beni anlıyormuş. Akşam yine buluşacağız, ince sesli, gayet kibar sekreterine not bırakmıştım almıştır herhalde. Sinemaya güzel bir film gelmiş. Büyüdüğüm ilçe de öyle söylerlerdi; ‘film gelmiş.’ Nasıl gelmiş, kim getirmiş, isteyerek mi gelmiş çoğu zaman bunları düşünürdüm. “Film geldi.’’ lafı bana hiç anlamlı gelmezdi, hala da gelmiyor. Ama ön koltukta oturan kahverengi saçlı kız yanındaki çocuğa öyle söyledi; “ Sinemaya güzel bir film gelmiş, öğle seansında buluşup gideriz.’’ Öğle seansında buluştuk. Kahverengi saçlı kız, yanındaki çocuk ve ben. Gişelere doğru yürüdük gelen güzel filmin biletlerinden aldık. Yandaki masaya oturup beklediler, ben oturmadım, tanımıyorum onları. Seans saati gelmiş olmalı ki masadan kalkıp salona girdiler, ben de onları takip ederek salona girip koltuğuma oturdum. Gözlerini görebilmiş olsaydım kıpırdatmadan perdeye baktıklarını görebilirdim, çünkü ben gözlerimi kıpırdatmadan onlara bakıyordum. Birden ışıklar söndü ve film başladı. Salonun dışında rollerinden sıkılmış olanların oynamak zorunda kaldıkları senaryolardan biraz daha farklı bir filmdi. Salonun dışında olanların akşam haberlerine kendilerini yetiştirme telaşı ile üçüncü sayfa haberlerine çıkmaya çaba sarf edenlerin oynadıkları senaryolar hiç bir filme benzemiyordu. Daha dün akşam, dürbünle izlediğim karşı apartmanın üçüncü katında oturan komşum, yemek masasında çayını yudumlarken, o akşam haberlerine çıkma telaşında olanların oynadığı filmin ilk seansını ‘Benden al haberi’ isimli programda izliyordu. Adam kadını yere yatırmış elindeki bıçağı kadının karnına doğru saplıyor, komşum çayını yudumluyor, kadın acıdan iki büklüm şekilde yerde yuvarlanıyordu. Sonra haber değişti dünyanın bilmem neresinde bombalı saldırı sonucu hayatını kaybeden insanların acı görüntüleriyle bizi baş başa bırakan haber spikeri ekrandan kayboluyordu, komşumun eşi çayı tazelemek için mutfağa doğru gidiyordu. Filmin ortalarıydı sanırım, kız hıçkırarak ağlamaya başladı, oğlan metanetli duruyordu. Ben önce gülümsedim, sonra ağlar gibi yaptım, belli ki filmin burasında ağlanması gerekiyordu. Çünkü kendisine aşık olunan genç adam ölmüştü.

Yüzü bembeyazdı, ‘Nefes alıyor mu?’ diye sordu kız, ‘Almıyor, ölüyor.’ dedi etrafındaki insanlar. İçlerinden birisi çocuğun burnuna doğru eğilip yanağını yasladı; ‘Yaşıyor.’ dedi. Koltuk altlarından tutup en yakın arabanın arka koltuğuna uzattılar çocuğu. Komşumun eşi yine çay doldurmaya kalktı. Tekrar salona geldiğinde intihar girişimi başarısız olan üniversite öğrencisinin haberi başlamıştı. Film bitmek üzereydi, kız yaslandığı omuzdan başını kaldırdı. Ağlama uğraşım boşa gitti. Çocuk ölmedi, ölür gibi yapmış… Kıza ondan başka sahip olduğu kimsesi olmadığını kanıtlamak için ölür gibi yapmış. Uzun zaman önce benimle ilgilenen birileri olduğu zamanlarda ben de böyle oyunlar yapardım. Yorganın altına girip küçük bir aralık bırakarak etrafı seyreder, aileden biri gediği zaman hemen o aralığı kapatır yorganın altına saklanırdım. Onlar da beni görmüyormuş gibi yapar aramaya koyulurlar en son yorganı kaldırarak “Aaa buradaymış” diye bulduklarına sevinirlerdi. Ya da beni

sevindirmek için sevinmiş gibi yaparlardı. Şimdi de insanlar beni görmüyormuş gibi yapsalar çok sevinecektim ama görüyorlardı. Tüm saklanma çabama rağmen görünüyordum…

Saat daha akşama vardı, doktorumun bana bazı şeyleri kabul ettirme çalışmaları devam edecekti. Çünkü iyileşmem için kabullenmem gerekiyordu. Ben hastaydım, tüm herkes sağlıklıydı ama ben hasta, bunu kabullenmeliydim. Çünkü hayatta daha önce öngördüğüm tüm değişiklikler birer birer oluyordu. Penceremin önündeki güvercin yuvasında bulunan iki tane minik yumurtanın kırılacağını ön görmüştüm ve kırılmıştı. İçinden çıkan canlıların büyüdükten sonra uçacaklarını ön gördüm uçtular. Sonra dans ettim. Önce La geldi kulağıma sonra Fa… Sonra dans etmek için nota bilmeye gerek olmadığı aklıma geldi …

Öngörülüydüm. İstinasız her gün öngörülüydüm. Kendi öngörülerime kutsal kitapları, kutsal Meryem’i, marangoz İsa’yı, filozofları, doktorları şahit tuttum. Kendinden sonra geleceklere hikayeler anlatan hikâyecileri, sayfalarca yazı yazmayı seven yazarları, ardıç kuşlarını, saksağanları, dağ kekiklerini, andız otlarını şahit tuttum. Ve tabi ki zeytini ve inciri…

Dürbünle izlediğim karşı komşum bunca sene nereden geldik nereye gidiyoruz, aslımız nedir, amacımız nedir sorularının cevabını bulmuş olmanın rahatlığı ile yudumluyor çayını. Varoluşçular istediği kadar tepinsin dursun. Zaman geçti doktorum geldi. Işığı az olan loş bir yer seçtik, ben öyle yerleri seviyormuşum. ‘Peki öyle olsun.’ dedi. Sonra uzunca bir süre sustu… Niye öyle dediğini anlamadım. Ben de uzunca bir süre sustum. Ben zaten hiç konuşmadım.

‘Çok ciddi sorunlarım var.’ dedi doktorum. Söylerken de çok ciddiydi. Doktorumun çok ciddi sorununu çözmek için cebimden çıkardığım doksan dokuzluk tespihi gözlerinin önünde sallayarak çocukluğuna inmek istedim, ama yapmadım. Yüzüne baktım, ateşin içinde kömürleşmiş küçük odun parçacıklarının kül haline dönüşmüş solgunluğu vardı. Gözleri bu odun parçacıklarının yaydığı dumandan boğulmuş gibiydi. Elini avuçlarımın arasına aldım, bir tepki arıyordum, bir şaşırmışlık, bir samimiyet, küçük bir tebessüm… Hiç biri yoktu, ruhunu benim görmediğim, kimsenin görmeyeceği bir yere kilitlemiş, vücudu hissiz, kalbi durmuş, duyguları, düşünceleri kaybolmuş, kılcal damarlarındaki kan dolaşımı bile zayıflamış. Birden gözlerinden aşağı doğru gözyaşı seli oluştu, belli ki ağlamak erkeğe de yakışıyordu. Öngörülerim dahil kimse kavrayamazdı neler hissettiğini, kendinden neden kaçmak istediğini, zaman geçtikçe ve insan değiştikçe, insan değiştikçe ve ilişkiler karmaşıklaştıkça, hayat çok hızlı aktıkça, hızlı giden hayatı sirenler uyardıkça, uyarı sirenleri uzaklaştıkça, insan dünyaya sığmaya çalıştıkça, çalıştığı halde ufacık çukura konuldukça, doğanın içinde doğadan habersiz yaşadıkça, konuştukça, konuştukları anlamsızlaştıkça, insanlar ölmek için yaşadıkça ve öleceğini unuttukça, dünya döndükçe, insan bir şeylerin döndüğünü anladıkça, anlamaya başladığında midesi bulandıkça, sonra kendisi de dünyadan hızlı dönmeye başladıkça…Birden irkildim, artık tepki veriyor, meraklı gözlerle bana bakıyordu, onu orada bırakarak uzaklaştım. Çam reçineleri ne güzel akmış çamın gövdesinden, yabani otlar içinde kaybetmiş naneleri, komşum yine bunlardan habersiz yudumluyor çayını, ben dürbünü bir kenara bırakıp, yaşıyormuş gibi yaparak, kayıtsız kalamadığımız hayata karışma çabasıyla göle doğru yürüyorum, suya giren ördeğe suyun ısısını sormak için.

Behçet Ulaş Alıcıoğlu

0 0 vote
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x
()
x